BM İklim Zirvesi sona erdi
Kopenhag’da yapılan BM İklim Zirvesi, küresel sıcaklık artışının 2 derece olmasını amaçlayan çalışmalar ve gelişmekte olan ülkeler mali yardım yapılmasını öngören ”Kopenhag Mutabakatı” ile sona erdi. Mutabakatın yasal bağlayıcılığı bulunmuyor.
Kopenhag - Yasal bağlayıcılığı bulunmayan ve daha çok ‘uzlaşı’ niteliği taşıyan ”Copenhagen Accord” başlıklı mutabakat metninde küresel ısınmada etkili olan sera gazı salınımının önemli oranda kısıtlanması gereğinin bilimsel açıdan da desteklendiği vurgulanarak, ”bu çerçevede küresel sıcaklık artışının 2 dereceden daha az olmasını sağlamak amacıyla gaz salınımında kısıtlama yapılması gerektiği” ifade edildi.
Mutabakat metninde, gelecek yılın sonuna kadar üzerinde uzlaşılan konulara yasal bağlayıcılık getirilmesinin ele alınması önerisi de yer alıyor.
Gelişmekte olan ülkelere yardım
Metinde az gelişmiş ülkelere yapılacak yardım konusu ise, ”gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerin adaptasyon çalışmaları için yeterli, öngörülebilir ve sürdürülebilir finansal kaynak, teknoloji ve kapasite geliştirme desteği sağlayacaktır” ifadesiyle yer aldı.
Özellikle okyanus adası bazı ülkelerle Afrika’daki en az gelişmiş ülkelerin desteğe ihtiyacı bulunduğu vurgulanan metinde, ”gelişmiş ülkelerin ihtiyacı içindeki gelişmekte olan ülkelere 2020 yılına kadar 100 milyar dolarlık yardım yapmasının amaçlandığı, söz konusu yardımın kamusal ve özel, ikili ve çok taraflı kaynaklardan sağlanabileceği” kaydedildi.
Mutabakat metninde söz konusu yardım programı için 2010-2012 yıllarını kapsayan kısa vadeli dönemde Avrupa Birliğinin 10,6 milyar dolar, Japonya’nın 11 milyar dolar ve ABD’nin 3,6 milyar dolar vadettiği de belirtildi.
Gaz salınımı
Gaz salınımıyla ilgili konular mutabakat metninde ”gelişmiş ülkelerin hedefleri” ve ”önde gelen gelişmekte olan ülkelerin gönüllü vaatleri” şeklinde iki ayrı ek olarak yer aldı.
Salınımın denetlenmesi, özellikle Çin’in uluslararası denetime karşı çıkması nedeniyle zirve süresince üzerinde en fazla tartışma yapılan konular arasında yer aldı. Mutabakat metni, gelişmekte olan ekonomiye sahip ülkelerin bu alandaki çabalarının yine kendileri tarafından gözlemlemesini ve gözlem sonuçlarını iki yılda bir BM’ye iletmesini öngörüyor.
Metinde denetim konusu da, ”Süreçte uluslararası denetim yapılabileceği, ancak bunun inceleme yapılacak ülkenin egemenlik hakkına saygı çerçevesinde gerçekleştirilebileceği” şeklinde ifade edildi.
Ormanların tahrip edilmesi gibi gelişmelerin sera gazı salınımının artmasında etkili olduğuna işaret edilen mutabakat metninde, bunun önlenmesi yönündeki çalışmalara gelişmiş ülkelerin mali destek vermesi de öngörülüyor.
“Bir anlaşmaya vardık”
BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun, BM İklim Konferansı’nın, ABD Başkanı Barack Obama’nın Çin ve diğer dünya güçleriyle vardığı mutabakatı tanımayı kabul etmesinin ardından “bir anlaşmaya vardıklarını” söyledi.
Ban, bunun, sera etkisi yaratan gazların emisyonlarının azaltılması konusunda bağlayıcı bir anlaşma sürecinde “sadece başlangıç olduğunun farkında olduğunu” belirtirken, Kopenhag Anlaşması’nın “derhal işlemsel bir etkisinin olacağını” kaydetti.
Bolivya, Küba, Sudan ve Venezuela gibi gelişmekte olan ülkeler, karbon emisyonlarının azaltılmasıyla ilgili belirli hedeflerden yoksun olduğu nedeniyle söz konusu mutabakatın kabul edilemez olduğunu söyleyerek, mutabakatı protesto etmişti.
Amerikalı yetkililer, ABD ile Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika arasında, küresel ısınmaya yol açan sera etkisini yaratan gazların atmosfere salınımının sınırlandırılması çerçevesinde varılan bu anlaşmayla gaz salınımında kısıtlama yapılıp yapılmadığının nasıl kontrol edileceği konusunda bir yöntem üzerinde uzlaşıldığını söylemişti.
Ayrıca her ülke, bir diğerine, küresel ısınma konusunda ciddi bir gaz salınımıyla sonuçlanabilecek her tür eylemin listesini sunmayı kabul etti.
Obama: Anlamlı bir ilerleme sağlandı
ABD Başkanı Barack Obama, BM İklim Zirvesi’nde sera etkisi yapan gazların atmosfere salınımı konusunda ”Çin başta olmak üzere türlü ülkelerle yapılan görüşmelerde anlamlı bir ilerleme sağlandığını” söyledi.
Barack Obama, yaptığı açıklamada, küresel ısınmaya yol açan sera etkisini yaratan gazların atmosfere salınımının sınırlandırılmasıyla ilgili olarak ABD, Brezilya, Çin, Güney Afrika ve Hindistan arasında varılan mutabakata değinerek, bu mutabakatın zirve katılımcıları tarafından da büyük kabul göreceğini bildirdi.
”Son oylamadan önce (Kopenhag’dan) ayrılıyorum. Sonuç anlaşması doğrultusunda ilerlediğimize inanıyoruz” diyen Obama, ülkelerin, bağlayıcılığı olan tam bir anlaşmayı beklemeleri durumunda hiçbir ilerleme sağlanamayabileceğini kaydetti.
Küresel ısınmayla ilgili konuda uzun bir yol alındığını, ancak daha da ilerlemek gerektiğini vurgulayan Obama, ABD gibi gelişmiş endüstriye sahip ülkelerle gelişmekte olan büyük nüfuslu ve yoksul ülkeler arasında perpektif açısından temel açmazlar bulunduğuna da dikkati çekti.
Küresel ısınmaya karşı daha etkin adımlar atılması gerektiğin belirten Obama, ”İlk adım olarak da, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında güvenin oluşturulmasıdır” dedi. Obama, ”Bu haftaki çabalar (zirve), çocuklarımıza ve torunlarımıza temiz bir gezegen bırakma konusundaki sorumluluklarımızı yerine getirmede bize yardımcı olacak” diye konuştu.
ABD ve Çin’in aralarında olduğu 5 ülke arasında varılan mutabakat, sera gazı etkisi yapan gazların atmosfere salınımıyla ilgili sınırlandırma sürecine uyulmasını denetleyecek bir mekanizmayı da kapsıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, ‘‘BM İklim Zirvesi’ne katılan tüm ülkelerin, iklim değişikliğine karşı mücadeleyi öngören Kopenhag İklim Anlaşması’nı kabul ettiklerini” söyledi.
Nicholas Sarkozy, 120 ülkenin katıldığı toplantıdan sonra düzenlenen basın toplantısında, ”artık bir anlaşma olduğunu, metnin ise mükemmel olmadığını” bildirdi.
Sarkozy, anlaşma kapsamında Çin dahil tüm ülkelerin 2010 yılına dek karbondioksit salınımının kısıtlanmasıyla ilgili yazılı planlarını ibraz edeceklerini belirterek, ayrıca gelişmekte olan ülkelere 2020′ye dek yılda 100 milyar dolar tutarında yardım yapılmasıyla ilgili planın tüm ülkelerce imzalandığını kaydetti.
Merkel ve Brown
Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Birleşik Krallık Başbakanı Gordon Brown da Kopenhag Anlaşması’nı kabul ettiklerini, ancak daha fazlasından yana olduklarını dile getirdi.
Merkel, anlaşmayı ”karışık duygularına karşın” desteklediğini belirterek, ”Benim için karar vermek çok zordu. Bir adım attık, daha fazlasının da olacağını umuyoruz” dedi.
Brown da ”Bir başlangıç yaptık. Bundan sonra gerekli olan ise, (uygulamada) yasal bağlayıcılığın sağlanması” diye konuştu.
“Çağırırlarsa tabii ki gideceğiz”
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Ergenekon soruşturmasıyla ilgili çağrılması durumunda ifade vermeye gideceğini belirterek, bunun dışında bir şeyin olamayacağını söyledi.
Çanakkale- Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Çanakkale Şubesince düzenlenen ”Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığı” konferansına katıldı. Konferansın ardından gazeteciler, Kanadoğlu’na, Ankara’daki evine, Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcılığı’nca bir tebligat gönderildiğini hatırlatarak, ifadesine başvurulmak üzere 22 Aralık Salı günü Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne çağrılmasına ilişkin görüşlerini sordu.
Kanadoğlu, ”Ben her şeyden önce yargının en üst kademesine kadar hizmet etmiş bir insanım. Çağırırlarsa tabii ki gideceğiz, bunun dışında bir şey olamaz” diye konuştu.
Sabih Kanadoğlu, konferansta yaptığı yaptığı konuşmada ise Türkiye’de bugün hakim ve savcıların rahat rahat dinlenildiğini, bunun yasal kılıfının da rahat bir şekilde dikildiğini öne sürdü.
Kanadoğlu, ”Dinleme yapılırken hakim karar veriyor, hakim karar verdiğine göre yasaldır deniliyor ve dinleme yapılıyor. Aslında ne yasaldır ne de hukukidir. Çünkü müfettişlerin ne şekilde bir soruşturma yapacağı, açık bir biçimde hem kendi tüzüklerinde vardır, hem de Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bir müfettişin ne yapacağı çok açık bir şekilde yazılmıştır. Yani dinlemenin izlemenin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı konusu yasada bellidir” dedi.
Atatürkçü düşüncenin, eleştirel akıl, bilim ve laik düşünce olduğunu ifade eden Kanadoğlu, hukukun üstünlüğünün egemen olmadığı bir ülkede demokrasinin kurulamayacağını, hukuk devletinin de olamayacağını belirterek ”Eğer orada yargı bağımsız değil ise orası bir hukuk devleti olmanın dışında kanun devleti de olamaz” diye konuştu.
”Bugün çekilen sıkıntının Türkiye Cumhuriyeti devleti unsurlarının yıkılmak istenmesinden doğduğunu” öne süren Kanadoğlu, şöyle devam etti:
”Çünkü laik devlet dediğimizde, laiklik doğrudan doğruya bir şekilde tanımlanmıştır. Yani dinin siyasete alet edilmediği devlet. Dinin siyasete alet edilmesinin yasaklanmasına rağmen devamlı olarak bunu bir oy kazancı olarak kabul edenler, bunu kullanmak isteyenler, karlı bir iş olarak görenler, devamlı bir şekilde dini siyasete alet ettiler.”
Anayasa Mahkemesinin, AKP hakkındaki kapatma davasıyla ilgili kararını hatırlatan Kanadoğlu, ”Bunlar çağdaş demokrasinin nimetlerinden faydalanarak sadece iktidar ve yönetimde olma amacındadırlar. Bu sistemin adı çağdaş demokrasi değildir” diye konuştu.
Kanadoğlu, demokratik açılımın önce ”Kürt açılımı” olarak geldiğini, daha sonra bunun ulus devlet düşüncesine tamamen zıt olduğunun anlaşıldığını ve bundan vazgeçildiğini belirtti.
Demokratik açılımın şimdi ”milli birlik ve kardeşlik” şekline dönüştüğünü, hiç bir siyasi iktidarın ülkeyi belirli bölümlere bölerek belirli yerlere demokratik açılım yaparak, ”oraya demokrasi götüreceğim” diyemeyeceğini ifade eden Kanadoğlu, demokratik açılımın yapılacağı yerin Türkiye’nin bütünü olduğunu savundu.
Olay gazeteci ‘Açılım’ı yazdı
Ergenekon soruşturmasına “Gerçekle Fantezi Arasında” başlıklı bir rapor hazırlayarak, davadaki yanlışlıkları ortaya koyan gazeteci Garreth Jenkins bu kez “Kürt açılımı” konusunda makale yazdı.
Ankara- Garreth Jenkins, yarı-resmi El Ahram’a yazdığı bir makaleye, “Fırsat perceresi kapanıyor” başlığını attı. “Türk hükümetinin Kürtlere ulaşma girişimi, DTP’nin yasaklanmasıyla çıkmaza girdi” görüşünü savunan Jenkins, DTP’nin kapatma kararının güneydoğudaki sokak protestolarını tetiklediğini hatırlattı. 19 eski DTP milletvekilinin şu anda resmen bağımsız olduklarını, parlamenter etkinliklerden çekileceklerini açıkladıklarını belirten Jenkins makalesinde şu ifadelere yer verdi:
DTP Kürt Açılımını kendi üstlenmeye çalıştı
-DTP yönetimine yakın kaynaklar 19 milletvekilinin seçime zorlamak için parlamentodan istifa edeceğini düşünüyor. Ancak Türk yasalarına göre istifaların parlamentonun çoğunluğunca onaylanması gerekiyor ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) şimdiden istifa girişimlerini bloke edeceğini belli etti.
-DTP 16 yıldan bu yana Türkiye’de yasaklanan beşinci Kürt yanlısı siyasi parti. Kasım 2007′de, DTP’nin kapatılması başvurusundan bu yana içeride ve dışarıda genel beklenti partinin yasaklansa bile varlığını sürdürdüğü idi. Mayıs 2008′de DTP taraftarları kapatılma ihtimaline karşı potansiyel olarak Barış ve Demokrasi Partisi’ni (BDP) kurdular.
-DTP’nin önde gelen üyelerinden biri ‘Türk Hazinesi yasadışı bir siyasi partinin malvarlıklarına el koyar. Mümkün olduğu kadar azına el konulabilmesini sağlamak için büro, araç hatta büro mobilyaları dahil her şeyi kiralıyor ya da ödünç alıyorduk’ dedi.
-Yine de DTP içinde bu kez bir Kürt siyasi partisinin yasal olarak devam etmesine izin verileceğini umanlar vardı. 2008 temmuzunda Anayasa Mahkemesi Anayasa’da ifadesini bulan laiklik ilkesine zarar verme girişimiyle suçlanan AKP’ye karşı kapatma davasıyla ilgili hükmünü açıkladığında, partiyi suçlu bulmuş fakat 20 milyon dolar para cezasına çarptırarak yasal olarak devam etmesine izin vermişti.
-2009 Haziranında AKP, başlangıçta ‘Kürt Açılımı’ olarak adlandırılan nihayetinde Kürt kültür ve dili üzerindeki üzerindeki kimi hak kısıtlamalarının kaldırılmasına yol açacak ve PKK isyanını sona erdirecek vaadleriyle ilgili danışma sürecini başlattı. Süreç, AKP’yi ‘terörist PKK’ye boyun eğmekle suçlayan Türk aşırı milliyetçilerinin prostesto dalgasını tetikledi fakat DTP tarafından sıcak bir şekilde ve memnuniyetle karşılandı. Ancak DTP, bunun kendi lobi çalışmasının bir karşılığı olduğunu belirterek ‘Kürt Açılımı’nın başarısını üstlenmeyi denemeye başladı.
DTP açılımın ‘oy çalmak için’ yapıldığını düşünüyor
-AKP başlangıçta, ‘Kürt Açılımı’ bazı Türk aşırı milliyetçi oyların kaybedilmesine neden olsa bile Kürt bölgeleri arasındaki seçmen desteğinin artması yoluyla daha fazlasını telafi edeceğini hesaplamıştı. Fakat DTP süreci kendi popülaritesinde artış sağlamada kullanmaya başlayınca, AKP’nin ‘Kürt Açılımı’ şevki sönmeye başladı. Birçok DTP yandaşı şimdiden Anayasa Mahkemesi Başkanı Hassan Kılıç (Haşim Kılıç) ve davayı inceleyip kararı verenlerin AKP’ye sıcak baktığı yorumunu yapıyor. Önde gelen bir DTP üyesi ‘Desteğimizi onların zararına artırdığımızı gördüklerinde AKP Kılıç’a bizi kapattırdı’ iddiasında bulundu.
-Bu suçlamayı destekleyecek bir kanıt şu anda yok, ancak bu gibi iddialar pek çok Kürtte AKP’nin ‘Kürt Açılımını’ başlatmaktaki ana motivasyonunun Kürtlerin haklarının artırılması değil, açıkça DTP’nin oylarının çalınması olduğu duygusunu güçlendirdi. Bu tip duygular AKP’nin daha önce DTP’nin elinde olan ve güçlü bir çoğunlukla tümünün BDP gibi yeni kurulacak bir Kürt partisinin eline geçmesi korkusu bulunan 21 seçim bölgesindeki ara seçimleri bloke edeceğine yönelik uyarısıyla güçlendi.
Kendi partileri kapanma tehdidi altındayken protesto sesleri yüksek çıkan kimi AKP önde gelenlerinin DTP Anayasa Mahkemesi’nce kapatılınca kınamada yavaş kaldıkları belirtilen yazıda, Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın konuyu ağırdan aldıkları belirtildi.
Sokaklar daha kötüsü için sinyal veriyor
PKK taraftarlarının bu gibi tutarsızlıkları “çabuk kavradıklarını” ve Kürt milliyetçilerinin haklarını barışçıl yolla elde etmelerine asla izin verilmeyeceği görüşüne haklılık kazandırmaya çalıştıklarını belirten Jenkins, “Önümüzdeki haftalar ve aylarda, Kürt milliyetçileri hayal kırıklıklarını sokaklarda protestolarla açığa çıkarma arayışında bulunurken şiddetin büyük ölçüde artmasından büyük endişe duyuluyor” dedi. Garreth Jenkins, yazısına şöyle son verdi:
“En kaygılandırıcı olan ise, kapatılan önceki diğer dört Kürt yanlısı partiden farklı olarak sokaklarda yer alan protestoların sosyal çerçevesi dramatik bir şekilde değişti. Son yıllarda Kürt hakları üzerindeki kısıtlamalardan bir bölümündeki rahatlamalar ve Kürtlerin kendi kimliklerini ifade etmelerinde artan güven sadece Türk milliyetçiliğinde bir yükselişi ateşlemekle kalmadı, meydan okuyan bir anti Kürt ırkçılıkta da yükselişe yol açtı. Pazar günü etnik Türkler ve etnik Kütler arasında İstanbul’un merkezindeki sokaklarda çatışmalar vardı. Yine de kimse yaşamını yitirmedi ve rakip gruplar sonunda polis tarafından ayrıldı, şimdi bu kavgaların çok daha kötü çatışmaların habercisi olabileceğine ilişkin gerçek bir korku var.”
Eski DTP’liler çalıştaya katılmadı
Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Akın Birdal ile Tunceli Bağımsız Milletvekili Şeraffetin Halis, 6. Alevi Çalıştay’ına, protesto amacı ile katılmadı. Tunceli Bağımsız Milletvekili Şerafettin Halis, Maraş katliamı sanığı Ökkeş Kenger’in çalıştaya çağırılmasına tepki gösterirken, Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Akın Birdal BDP’ye geçmelerinin ancak istifalarının ardından mümkün olabileceğini söyledi.
Ankara- Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Akın Birdal ile Tunceli Bağımsız Milletvekili Şeraffetin Halis, davet edilmelerine karşın, 6. Alevi Çalıştay’ına, protesto amacı ile katılmadılar. Çalıştay’ın yapıldığı otele kadar gelen vekiller, basına yaptıkları açıklamanın ardından buradan ayrıldılar.
Birdal çalıştayın gerçekleştirildiği Rixos Grand Otel’i girişinde yaptığı açıklamada, AKP’nin kapatılması konusunda Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın kararını açıklarken, belli yasal düzenlemeler yapılarak bu konuların kendi önlerine getirilmemesi gerektiği yönünde bir çağrı yaptığını hatırlattı. TBMM’nin bu çağrıya karşılık vermediğini belirten Birdal, “Bugün yeni bir tıkanma ile karşı karşıyayız. Şunun anlaşıldığını düşünüyordu; artık Kürtlersiz demokrasi, açılım olmaz. Alevilersiz azınlıklarsız demokrasi olmaz. Bu bilincin yakalandığını umut etmiştik ama kapatıldık. Diyalog yolları kapatıldı. Kürt sorununun çözümü için yaratılan fırsat heba edildi” dedi. Bugün de çalıştaya kendilerinin katılmalarını istediklerini, ancak “oyalandıklarını” düşündüklerini ifade eden Birdal “Öncelikle bu vesayetçi Anayasa’nın değiştirilmesi gerekir. Parlamentodan ayrılma kararımızı yarın TBMM Başkanlığı’na sunacağız. Bugün bu sürecin devam etmesini dilerdik. DTP Milletvekilleri olarak Bakandan çağrıyı aldıktan sonra, bu çalıştaya katılıp, bugün katkıda bulunmaya gelecektik. Ne yazık ki bu sürecin kesintiye uğraması nedeniyle bu çalıştaya katılmıyoruz” diye konuştu
Halis: Kenger’i çağıran, Ebu Suud’u, Müftü Hamza’yı, Kuyucu Murat Paşayı da çağırsın”
Tunceli Bağımsız Milletvekili Şerafettin Halis ise, AKP’nin Kürt ve Alevi açılımları yaptığını ancak Kürt açılımının hangi noktaya geldiğinin belli olduğunu söyledi. Alevi açılımını da “şölene dönüştürülen iftar yemeği ile fiyasko bir başlangıç olarak” sunduklarını belirten Halis, “Bugün görüyoruz ki bu çalıştaya çağırılınlar, çözüm önerisi sunmak yerine geçmişte Alevilerin nasıl katledildiğine yönelik yöntemleri sunanlardan oluşuyor. Kimdir bu Ökkeş Kenger? Maraş katliamının bir numaralı sanığı. Yargı tarafından aklansa bile, kamu vicdanında bir katil” diye konuştu. AKP’nin kendi geçmiş çizgisi üzerinde, Alevilere yönelik sicili üzerinde, bugün de dik durduğunu ifade eden Halis şöyle devam etti:
“Yoksa Ökkeş Kenger’i çağırmazdı. Madem çağırdınız bu çağrı eksik; Yavuz Selim yok, Ebu Suud, Müftü Hamza Efendi yok, Kuyucu Murat Paşa yok. Alevi mahallerine cami yaptıran, hoparlör çektiren valiler, kaymakamlar yok. Alevi gençleri okullardan kovan öğretmenler, namaz kıldıran öğretmenler yok. Çözüm yöntemi korku, asimilasyon ve baskı olacaksa AKP bunları da çağırmalıydı. Bu anlamda biz AKP’nin yaptığını Alevilere karşı bir saygısızlık olduğunu düşünüyoruz. Eğer bizin yanlış olduğumuzu düşünüyorsanız, önce çalıştayları durdurun Alevilerden özür dileyin, gerçekten Alevilerle bir çözüm arayışına girin. Aleviler çok şey istemiyor, bugüne kadar hiçbir talepleri yerine getirilmedi. Anayasa’da eşit yurttaşlık temelinde taleplerini sundular. Bugüne kadar AKP’den yaklaşım görülmedi.”
“Hızır Paşa’nın temsilcileri içerde“
Halis, Alevilere seslenerek, “Kenger’in çağırılmasının anlamı ne? Her ne kadar, Ebu Sultan’ı çağırmasalar da Hızır Paşa’yı da çağırmadılar. Gerçi Hızır Paşa’nın temsilcileri içerde. Takdiri Alevilere bırakıyorum” diye konuştu.
“Anayasal güvence olmazsa olmaz”
Halis, gazetecilerin sorusu üzerine İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bugünkü “Kürt Açılımı” toplantısından da ciddi bir beklentileri olmadığını ifade etti. Halis, “Biz Meclisteyken bizim değerimizi bilmediler. Biz ayrıldıktan sonra değerimizi anladılar, yeni arayışlar içine girildi. Bizim çok ciddi bir beklentimiz yok. Ama gerçekten bizim için bir şeyler yapmak istiyorlarsa, herkesin kendisini Kürtler, Aleviler, azınlıklar, parlamentoda temsil edebileceği siyasi partiler yasası dedik. Türkiye’nin demokrasisi için, demokratik bir Anayasa dedik. Bunlar yönünce çok ciddi bir güvence verilirse, adım atarlarsa bizim de değerlendirmemiz mümkün olabilir, aksi takdirde kararlıyız” dedi.
“Önce istifa BDP sonra”
Birdal da gazetecilerin sorusu üzerine, BDP’ye katılmalarının şu an mümkün olmadığını belirtti. Birdal, “Burada yeniden sükuneti sağlayacak olan hükümettir. Dünkü zirve toplantısı saf bir güvenlik zirvesi olmadığını umuyoruz. Bu kilitlenmeyi açacak olan AKP iktidarıdır. Yarın istifalarımızı vereceğiz. İstifalardan sonra BDP’ye geçmek söz konusu olabilir” diye konuştu.
‘Kararın sonuçlarından biz sorumlu olmayacağız’
Türk Eczacıları Birliği (TEB) Genel Başkanı Erdoğan Çolak, ”Fesih tarihi 16 Ocak 2010 olacaktır. Bu süre içinde hastalarımız eczanelerimizden ilaç almaya devam edebilecektir. Bu tarihten sonra ‘sözleşmezlik dönemine’ geçildiğinde vatandaşın ilaca ulaşamamasının sorumlusu biz olmayacağız” dedi.
Ankara- Türk Eczacıları Birliği (TEB) Genel Başkanı Erdoğan Çolak, TEB Genel Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında, SGK’nın protokolü feshetme kararının ciddi sorunlara yol açacağını söyledi. SGK’nın, bazı basın organlarında ifade edildiği gibi bazı eczanelerin değil tüm eczanelerin sözleşmesini feshedeceğini dile getiren Çolak, ”Çünkü eczacı adına sözleşme yapma yasal yetkisine sahip olan TEB’dir. Dolayısıyla SGK, TEB ile ilaç alım protokolünü feshetmiştir. Yani tüm eczanelerle feshedilmiştir” açıklamasını yaptı.
Çolak, 16 Ocak 2010 tarihinden sonra ”sözleşmezlik dönemine” geçildiğinde yurttaşın ilaca ulaşamamasının sorumlusunun da kendileri olmayacağını belirtti. Erdoğan Çolak, 29 Aralık Salı günü Türkiye genelinde tüm eczacı oda başkanlarıyla Ankara’da bir toplantı yaparak nasıl bir yol izleyeceklerinin belirleneceğini kaydetti.
‘SGK sorunlarımızın çözümüne yönelik en ufak bir adım bile atmamıştır’
Çolak, SGK’nın fesih işlemini, gerekçe göstermeksizin fesih yapmaya imkan veren ”protokolün 10.1 maddesine dayandırdığını” söyledi. Gönderilen tebligatta ”bu kararın 4 Aralıkta stok zararları, kamu kurum ıskontoları, muayene ücretleri ve bunların eczanelerden tahsili, eczacının gelirinin tamamen ilaç fiyatlarına bağımlı olması gibi nedenlerle gösterdiği hatlı tepkiye bir yanıt olduğunu ortaya koyduğunu” ifade eden Çolak, ”Eczacılarımızı ve hastalarımızı sözleşme feshi ile cezalandıran SGK, sorunlarımızın çözümüne, dolayısıyla eczanelerimizin yaşamasına yönelik en ufak bir adım bile atmamıştır” iddiasında bulundu.
Çolak, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in 3 Aralık’ta kamuoyuna yaptığı açıklamada, ”sanayi ve kamu arasında yapılan sözleşme ile eczacıların zararlarının karşılanmasını yazılı olarak güvence altına aldıklarını, gereğinin yapılmadığı durumda ilaç sanayi ile yapılan sözleşmeyi tek taraflı fesh edeceğini beyan ettiğini” ifade ederek, şunları kaydetti: ”Eczacıların hiçbir zararı bugüne kadar karşılanmadığı gibi, feshedilen sözleşme, ilaç sanayi ile olan değil, eczacılar ile yapılan sözleşme olmuştur. SGK’nın İlaç Alım Protokolü’nü tek taraflı olarak feshetmesi, 6643 sayılı Türk Eczacıları Birliği Kanunu ile Birliğimize verilen ‘eczacılar adına sözleşme yapma yetkisi’ni hiçe sayan, dolayısıyla eczacılarımızla tek tek sözleşme yapmaya yönelik bir hamledir. SGK, sorun çözmek yerine yeni sorun üreten bir noktadadır. Bizler 4 Aralık’ta hastalarımızı mağdur etmemek için tüm gayretimizi sarf ettik. Ancak, SGK, sözleşmemizi tek taraflı fesh ederek, hastalarımızın eczanelerimizden bedelini peşin ödeyerek ilaç almaya zorlamaktadır. Bunun anlamı, SGK İl Müdürlükleri önünde ödediği ilaç parasını geri almaya çalışan ve daha kötüsü, peşin ödeyecek gücü olmadığı için ilaç alamayan hastalar olacaktır. 4 Aralık nedeniyle, eczacılarımız, ama en çok da hastalarımız cezalandırılmaya çalışılmaktadır. Çözüm sürekli tek bir tarafın fedakarlığı üzerine kurulamaz. Sözleşmelerimizi ortadan kaldırarak, bizleri hastalarımıza ilaç veremeyecek, onları da bu hizmetten faydalanamayacak duruma getirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Üstelik, sağlığı korumakla görevli olan devlet kurumlarının hiç hakkı yoktur. Önümüzdeki süreçte ne yazık ki cepten ödeme dönemi başlayacaktır. Vatandaşlarımızın da oluşacak bu durumdan bizlerin değil, sözleşmemizi feshedenlerin sorumlu olduğunu bilmelerini istiyoruz. Eczacı var oluş, yok oluş mücadelesinde birlikte güçlü olduğunu bilmektedir. Eczacı da eczacı örgütü de birlik ve bütünlük içinde, her zaman olduğu gibi, tek yürek ve tek yumruk olarak, gereğini yapacaktır.”
‘Örgütlülüğümüzü bozmaya kimsenin gücü yetmeyecek’
Bir gazetecinin, ”SGK’nın adım atmaması üzerine SGK ile bire bir sözleşme yapması noktasına mı gidecekler?” sorusu üzerine Çolak, ”1 aylık bir geçiş süreci vardır. Bugün, SGK, TEB ile sözleşme yapmadığını bildirmiştir. Bu da eczacılarla tek tek sözleşme yapmak istediği anlamına gelebilir. Çünkü, başka türlü ilacı temin edip vatandaşa ulaştıramaz. Ancak bu sorunları çözmek değildir. Eczacılarımızı tek tek sözleşmeye yapmaya zorlamaktır. Bunun için bir takım öneriler geliştirecektir, ama eczacılarımız bu yöntemlerin hiçbirisine boyun eğmeyecektir ve karşılığı da sözleşmesizlik olacaktır. SGK, sözleşme yapmak istiyorsa, bu sözleşmenin merkezi TEB’dir. TEB’i aradan çıkararak tek tek sözleşme yapma şansı yoktur” diye konuştu.
Çolak, ”eczacıların tek tek sözleşme yapmasının yasal olarak olmadığını, yetkinin TEB’de bulunduğu” ifade ederek, ”Tek tek sözleşme yapılmasının önünde 6643 sayılı yasa anlamında bir engel vardır, ancak sonuçta bu devlettir. Devlet tek taraflı da eczanelerle sözleşme yapmayı zorlayacaktır. Bu, onun işaretidir. Tek tek sözleşme yapmak demek, SGK’nın ilmiği eczacının boğazına geçirmesi demektir. Ama eczacılarımız, dünkü duruşumuzu yarın da sürdürmeye devam edeceğiz. Örgütlülüğümüzü bozmaya kimsenin gücü yetmeyecektir” dedi.
Sorunun çözümlenmemesi durumunda tekrar eczanelerin kapatılması şeklinde bir eylem olup olmayacağına ilişkin soruları da yanıtlayan Çolak, şunları söyledi: ”Eylem döneminde de nöbetçi eczaneler aracılığıyla vatandaşın ilaca ulaşımı sağlanmıştır. TEB, vatandaşını mağdur etmemiştir. Tek bir şikayet gelmemiştir. Biz sözleşme yapmak istiyoruz. Sorunlarımızı çözmek istiyoruz. Biz, bir inatlaşmanın muhatabı değiliz. Sorunların çözümlenebilmesi için gerekli adımların atılmasını istiyoruz. Adımlar atılmadığında elbette sorunlar farklı mecralarda farklı biçimde dile getirilecektir. Salı günü Türkiye genelinde tüm eczacı odalarının başkanlarıyla bir araya gelecek ve önümüzdeki dönemde nasıl bir yol izleyeceğimizi karar bağlayacağız. Bugün sözleşme fesh edilmiştir, yeni bir sözleşme ihtiyacı vardır. Bu yeni sözleşme için taleplerimiz bellidir.”
Danıştay’ın gerekçesi belli oldu
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun, YÖK’ün katsayı kararına yaptığı itirazın reddine ilişkin kararının gerekçesi belli oldu.
Ankara- Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun, YÖK’ün katsayı kararına yaptığı itirazın reddine ilişkin kararının gerekçesinde, idarenin katsayı konusunda yapacağı düzenlemede ölçülülük ilkesini dikkate alması gerektiği belirtilerek, ”Ölçülülük ilkesi dikkate alınarak belirlenecek olan katsayı, temel ilkeleri açıklanan eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozmamalı, alan/bölüm, mesleki eğitim, genel lise eğitimi gibi ayrımları ve yargı kararlarını geçersiz kılacak nitelikte olmamalıdır” denildi.
Kurul’un 1′e karşı 28 üyenin oyuyla aldığı kararın gerekçesinde, davayı açan İstanbul Barosunun dava açma ehliyetinin bulunduğu ayrıntılı örneklerle belirtildi. Gerekçede, mesleki-teknik liseden mezun olan kişilerin üniversiteye girebilmelerinin, yasanın bir gereği olduğu vurgulanarak, şöyle denildi:
”Değinilen lise mezunlarına genel lise mezunlarıyla girdikleri sınavda farklı katsayı uygulanması, yapılan açıklamalar karşısında hukuka uygun ise de bu farklılığın ölçülü (idari işlemden beklenen amaç ile kullanılan araç arasında adil bir denge) olması gerektiğinde de kuşku bulunmamaktadır.
İdare bu konuda yapacağı düzenlemede ölçülülük ilkesini dikkate almalıdır. Ölçülülük ilkesi dikkate alınarak belirlenecek olan katsayı, temel ilkeleri açıklanan eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozmamalı, alan/bölüm, mesleki eğitim, genel lise eğitimi gibi ayrımları ve yargı kararlarını geçersiz kılacak nitelikte olmamalıdır.
Danıştay kararları, AİHM’nin anılan kararı ve belirtilen Anayasal ve yasal durum karşısında, farklı okul ve alana yönlendirilen bireylere üniversiteye giriş sınavında farklı katsayı uygulanmasının ulusal hukuka ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olmadığı açıktır.”
Danıştay’ın daha önceki kararlarında, ”YÖK’ün katsayı belirlemede yetkili organ olarak belirlendiği” belirtilirken, ”YÖK’ün katsayı belirlemede yetkili organ olduğunun saptanmasının, bu idari merci tarafından tesis edilen düzenleyici işlemin, idari işlemlerin belirtilen diğer unsurları yönünden de hukuka uygun olduğu sonucunu yaratmayacağı açıktır” denildi.
Davayı açan İstanbul Barosu’nun dava açma ehliyetinin bulunup bulunmadığı tartışmalarının ayrıntılı örneklerle irdelendiği ve bir iptal davasının açılabilmesi için gerekli koşulların belirtildiği gerekçede, davalı idare YÖK’ün itirazı göz önüne alındığında ”menfaat ihlalinin şahsiliği” üzerinde durulmasının zorunlu görüldüğü ifade edildi.
Gerekçede, Prof. Dr. Ragıp Sarıca’nın 1949 yılında basılmış ”İdari Kaza” adlı kitabında, ”Karar bizzat davacı hakkında alınmamakla beraber ona dolayısıyla tesir ettiği takdirde, yine iptal davasına konu olabilir” denilmek suretiyle menfaatin şahsiliği kuralının tanımlandığı, öğretideki açıklamaların da bugüne kadar bu değerlendirme yönünde devam ettiği belirtildi.
Kişisel menfaat ihlaline ilişkin Danıştay’ın kararlarına bakıldığında, olayın özelliğine göre farklılıklar gösterdiğinin gözlemlendiği vurgulanan gerekçede, bir idari faaliyet ile dava açma ciddiyetini sağlamaya yetecek ölçüde muhatap olup, menfaat ilgisini kuran kişi ve kuruluşların, söz konusu faaliyetle ilgili idari işlemlerin iptali istemiyle dava açabileceklerine işaret edildi.
Baroların konumu diğer meslek örgütlerinden farklı
Davacı Baro olduğu için kişisel menfaat ihlali kavramının Barolar yönünden değerlendirildiği gerekçede, 1136 sayılı Avukatlık Yasası’nda 2001′de yapılan değişiklikten sonra Baroların, ”mesleki bir örgüt olmanın ötesinde hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak gibi bir işlev yüklenmesi nedeniyle diğer meslek örgütlerinden farklı bir konuma sahip oldukları” vurgulandı.
Diyarbakır Barosu Başkanlığının, ”Radyo ve Televizyon Yayınlarının Dili Hakkında Yönetmelik’‘in bazı maddelerinin iptali istemiyle açtığı davanın ehliyet yönünden reddedildiği ve bu kararın Kurul tarafından da onandığı anımsatılan gerekçede, ”Baronun menfaati, yasa değişikliğinden önceki kararlar gibi yorumlanmış ise de süreç içinde yasal değişiklik Danıştay kararlarına yansımış ve Baro Başkanlıkları tarafından açılan davalarda Barolar açısından menfaat ilgisi daha geniş yorumlanmıştır” denildi.
”Dava konusu karar kamu yararı ile ilgili”
Ayrıca, Balıkesir, İzmir, Bursa, İstanbul ve Diyarbakır barolarının açtıkları başka davalarda, baroların dava açma ehliyetlerinin bulunduğuna karar verildiğe dikkat çekilen gerekçede, şu hususlara yer verildi:
”Avukatlık Yasası’nda yapılan değişiklikten sonra açılan davalarda, dava açma ehliyetinin bulunup bulunmadığı saptanırken, iptal davasının genel amacının yanı sıra dava konusu idari işlemin niteliği, bu işlemin hukukun üstünlüğünü, hukuk devleti ilkesini etkileyip etkilemediği, genel kamu yararı, Anayasa ile koruma altına alınan eşitlik, kişinin dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği, kanunsuz suç ve ceza olamayacağı gibi temel insan haklarının ihlal edilip etmediğine ve yargı kararlarının uygulanmaması veya geçersiz kılınması gibi hukuk devleti ilkesini zedeleyen bir durumun söz konusu olup olmadığına bakılarak menfaat ilgisinin olaya özgü, ancak daha geniş yorumlandığı görülmektedir.”
Gerekçede, dava konusu karar ile yükseköğretime girişte bir sistemin getirildiği ve bu düzenlemeyle ülkenin eğitim sisteminin bütününün etkilendiği ifade edildi.
”Dava konusu kararın bu özelliği nedeniyle genel kamu yararı ile ilgili bulunduğu açıktır” denilen gerekçede, davacının dava konusu kararla menfaat ilgisinin bulunduğuna, Danıştay 2. Dairesi Üyesi Yüksel Öztürk’ün, ”Baro Başkanlığı’nın dava açma ehliyetinin bulunmadığı” yolundaki oyuna karşılık oy çokluğu ile karar verilip istemin esastan incelemesine geçildiği belirtildi.
Daha önce açılan davalar
YÖK kararının 3. maddesinde, ”Yerleştirme puanlarının hesaplanmasında AOBP’nın 0,15 katsayı ile çarpılacağı, 4. maddesinde, adaylardan öğretmen lisesi veya meslek lisesi mezunu olanların kendi alanlarındaki programları tercih etmeleri halinde AOBP’nın 0,06 ek katsayı ile çarpımı sonucunda bulunan değerin, 3. maddeye göre hesaplanan yerleştirme puanına ekleneceği, 5. maddesinde de, meslek lisesi mezunu adayların ek puanla girebildikleri kendi alanlarındaki her program için bir LYS puanı türünün yanı sıra bir de YGS puan türü belirleneceği, meslek lisesi mezunu olup olmadığına bakılmaksızın adayların bu programlara yerleştirilmesinde bu iki türden puanların büyük olanının esas alınacağı” düzenlemesine yer verildiği hatırlatıldı.
Gerekçede, bu düzenlemeyle öğrencilerin öğrenim gördükleri okul ve alanlara göre bir ayrıma gidilmeyerek sınav puanının belirlenmesinde herkese eşit katsayı uygulanmasının öngörüldüğü ve bu suretle 1999 yılından bu yana uygulanan sistemden vazgeçildiği ifade edildi.
Düzenlemenin dayanağı 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 45. maddesinde 17 Ağustos 1983 tarihli ve 2880 sayılı Yasa’nın 26. maddesiyle yapılan değişiklikle meslek lisesi mezunlarına alanlarıyla ilgili yükseköğretim kurumlarını tercih etmeleri halinde ek puan verilmesi uygulamasının getirildiği belirtildi.
YÖK’ün 30 Temmuz 1998 günlü kararıyla tek aşamalı sınav uygulamasına geçildiği ve yine aynı kararla, sözel, sayısal ve eşit ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının hesaplanmasında farklı katsayı uygulamasına başlandığı ifade edilen gerekçede, Yükseköğretim Kurulu’nun bu kararına karşı Danıştay 8. Dairesi’nde bir çok dava açıldığı ve Dairece verilen ret kararlarının Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nca onandığı hatırlatıldı.
YÖK’ün katsayı belirlemede yetkili organ olduğunun saptanması
İmam Hatip Lisesi mezunu olan bir davacı tarafından açılan davadan örnek verilen gerekçede, Danıştay 8. Dairesinin 11 Şubat 2002 günlü kararıyla, düzenlemenin öğrencilerin kendi ilgi, bilgi ve yeteneklerine göre yeni bir eğitimin yaşama geçirilmesi yoluna gidildiği, getirilen düzenlemenin eğitim ilkelerinin öngördüğü amaca ve kamu yararına aykırı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği ve bu kararın temyiz incelemesi sonucunda Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 2004 tarihli kararı ile onandığı belirtildi.
Gerekçede, yine meslek lisesi mezunu olan bir davacı tarafından açılan davanın da aynı gerekçelerle reddedildi ifade edildi.
Gerekçede, ”Değinilen kararlarda, YÖK’ün yükseköğretime girişte farklı katsayı belirleme yetkisinin bulunduğu belirtilmiş, ayrıca farklı katsayı uygulamasında hukukun temel ilkelerine, Anayasa’ya ve ilgili yasalara aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır” denildi.
İdari işlemlerin, yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hukuka uygunluk denetimine tabi tutulduğu kaydedilen gerekçede, şu tespit yapıldı:
”Bir işlemin yetkili bir organ tarafından mevzuatta öngörülen yönteme göre tesis edilmesinin, bu işlemin sebep, konu ve maksat unsurları yönünden de hukuka uygun olduğu sonucunu yaratmayacağı tartışmasızdır. Dolayısıyla Yükseköğretim Kurulu’nun katsayı belirlemede yetkili organ olduğunun saptanmasının, bu idari merci tarafından tesis edilen düzenleyici işlemin, idari işlemlerin belirtilen diğer unsurları yönünden de hukuka uygun olduğu sonucunu yaratmayacağı açıktır.”
YÖK’ün 1998 yılında aldığı karara göre, uygulama devam etmekte iken 29 Haziran 2001 tarihli ve 4702 sayılı Yasa’nın 2. maddesi ile 2547 sayılı Yasa’nın 45. maddesine ek yapıldığı ve mesleki, teknik ortaöğretim kurumlarından mezun olan öğrencilerin istedikleri takdirde bitirdikleri programın devamı niteliğinde veya buna en yakın programın uygulandığı meslek yüksekokullarına sınavsız yerleştirilebilmelerine olanak tanındığı hatırlatıldı.
Gerekçede, ”Yasa koyucunun, 2547 sayılı Yasa’nın 45. maddesindeki düzenleme ile mesleki ve teknik orta öğretim kurumlarından herhangi birini bitirip de mesleki ve teknik eğitim bölgeleri kapsamı dışındaki bir yükseköğretim programına girmek isteyen öğrencilere genel liselerle eşit katsayı uygulanmasını öngörmediği anlaşılmaktadır” denildi.
4702 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesiyle farklı katsayı uygulanmasının yasa değişikliği yapılmadan idari kararla kaldırılmasının hukuken olanaklı olmadığı dikkate alınarak, 2547 sayılı Yasa’nın 45. maddesinde değişiklik öngören bir yasa hazırlandığı ve dönemin Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmayarak iade edilmesi üzerine bu değişikliğin yasalaşamadığı da hatırlatıldı.
Gerekçede, 1998 yılında alınan YÖK kararından sonra mevzuatta bu kararın aksine yapılmış bir yasal düzenleme bulunmadığı ifade edilerek, 1998 yılındaki YÖK kararıyla ilgili davalarda gerek Danıştay 8. Dairesi gerekse İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından verilen kararlarda yapılan hukuki değerlendirmelerin bugün için de geçerliliğini sürdürdüğü vurgulandı.
Tevhidi-i Tedrisat Kanunu
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun YÖK’ün katsayı kararına yaptığı itirazın reddine ilişkin kararının gerekçesinde, mesleki-teknik liseler ile ilgili düzenleme yapılırken devrim yasalarından olan Tevhidi-i Tedrisat Kanunu hükümlerinin de göz önünde bulundurulmasının zorunlu olduğuna işaret edildi.
Gerekçede, Anayasa’nın eşitlik ilkesine vurgu yapılarak, devlet organları ve idare makamlarının da bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorunda olduklarına işaret edildi.
”Yasa önünde eşitlik” ilkesinin, yasalar karşısında herkesin eşit olmasını, ayırım yapılmamasını, kimseye ayrıcalık tanınmamasını gerektirdiği belirtilen gerekçede, ”Durumlarındaki farklılıklar kimi kişi ve toplulukların değişik kurallara bağlı tutulmasına neden olabilirse de farklılık ve özelliklere dayandığı için bu tür düzenlemeler eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz” denildi.
Gerekçede, Anayasa’nın 42. maddesinde eğitim ve öğretimin, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devlet’in gözetim ve denetimi altında yapılacağı, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim kurumları açılamayacağı belirtilerek, ”laiklik ilkesine uygun eğitim ve öğretimin öngörüldüğü, eğitim ve öğretim özgürlüğünün Anayasa’ya sadakat borcunu ortadan kaldırmayacağının vurgulandığı” kaydedildi. Bu maddenin amacının, kapsamlı ve nitelikli öğretim programlarıyla toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak olduğu belirtildi.
Gerekçede, Anayasa’nın 130. maddesine göre ise üniversitelerin kuruluş amacının, çağdaş eğitim ve öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde ulusun ve ülkenin gereksinimine uygun insan yetiştirmek olduğu kaydedildi.
Gerekçede, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda özel olarak düzenlenen imam-hatip liselerinin ise ”imamlık, hatiplik ve Kur’an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığı’nca açılan ortaöğretim sistemi içinde, hem mesleğe hem de meslekle ilgili yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumları” olarak tanımlandığı kaydedildi.
8 yıllık zorunlu ilköğretime geçilmesinden sonra 1739 sayılı Yasa’nın yükseköğretimin amaçlarına ilişkin hükümleri çerçevesinde, eğitim ve öğretim hakkının herkese fırsat ve imkan eşitliği dahilinde sunulabilmesi için ilgi, yetenek ve eğilimleri farklı olan öğrencilerin bu özelliklerine en uygun eğitim kurumlarına ve alanlara yönlendirilmesinin sağlanmasının zorunlu hale geldiği vurgulandı.
”Eşitliğe aykırı değil”
Gerekçede, Yasanın öngördüğü bu amacı gerçekleştirmek için YÖK’ün 30 Temmuz 1998 tarihli kararı ile farklı katsayı uygulamasına geçildiği ve bu düzenlemede hukuka aykırılık bulunmadığına işaret edildi.
Farklı katsayı uygulamasını kaldıracak idari düzenlemelerin, kesinleşmiş yargı kararlarına aykırılık oluşturacağının açık olduğu vurgulanan gerekçede, öğrencilerin mesleki ve teknik öğretime yönlendirilmesinin önemine işaret edildi.
Gerekçede, ”Mesleki ve teknik eğitimin amacı dikkate alındığında belirlenecek katsayının da bu amaca yönelik bir unsur olduğu anlaşılmakla, mesleki-teknik eğitim görenlere kendi alanlarına yönelik tercihlerinde daha fazla katsayı uygulanması eşitliğe aykırı olmadığı gibi genel liselere de yükseköğretime girişte, farklı bir katsayı uygulanması da eşitsizliğe neden olmayacaktır. Aksi bir yorum, mesleki-teknik öğretimi işlevsiz kılacak, genel liselerin aleyhine bir durumun gerçekleşmesine de neden olacaktır” denildi.
Devrim yasalarından Tevhid-i Tedrisat kanunu
Gerekçede, mesleki-teknik liselerle ilgili düzenleme yapılırken Anayasa ve 1739 sayılı Yasa’nın yanısıra devrim yasalarından olan Tevhidi-i Tedrisat Kanunu hükümlerinin de göz önünde bulundurulmasının zorunlu olduğuna işaret edilen kararda, şu hususlara yer verildi:
”Mesleki-teknik liseler sadece teknik öğretim veren liseler olmayıp, imam hatip liseleri de bir meslek lisesidir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na göre imam hatip liseleri imamlık, hatiplik gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere kurulmuş liselerdir. Dolayısıyla mesleki-teknik öğretimden üniversiteye geçişi düzenlemek amacıyla getirilen sistemde, imam hatip liselerinin bu fonksiyonlarının da göz önünde tutulması yasal bir zorunluluktur.
Anayasa’nın 174. maddesine göre devrim yasalarının hiçbir hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilemeyecek ve yorumlanamayacaktır. Dolayısıyla bu konuya ilişkin düzenlemede Tevhid-i Tedrisat Kanunu hükmünün ihmal edilmesi Anayasa’ya açık bir aykırılık teşkil edecektir.”
”Zaten üniversite sınavlarında başarılı olamayacaklar”
Davalı YÖK’ün itiraz dilekçesinde, mesleki-teknik öğretim programının müfredatı itibariyle bu lise mezunlarının zaten üniversite sınavlarında başarılı olamayacağının belirtildiğine de yer verilen gerekçede, ”İdarenin meslek liselerinin eğitim müfredatını değiştirmeden kendi ifadesiyle zaten gerçekleşmesi olanaksız bir amaç için düzenleme yapmasının hukuken kabul edilebilir bir yönü bulunmamaktadır’‘ denildi.
Biri teknik lise diğeri imam hatip lisesi öğrencisi tarafından, YÖK’ün 30 Temmuz 1998 tarihli farklı katsayı kararının, ”eğitim hakkını ihlal ettiği ve ayrımcılığa yol açtığı” iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru yapıldığı anımsatılan gerekçede, AİHM’in ”meslek lisesi mezunlarının yükseköğretime giriş sınavında meslekleri ile ilgili olan programlar dışında farklı bir alanda tercihte bulunmaları halinde farklı katsayı uygulamasının eğitim haklarını ihlal etmediğine, ayrımcılığa yol açmadığına ve bu anlamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bir uygulama olmadığına karar verildiği ve başvuruların kabul edilemez bulunduğu” belirtildi.
Danıştay 8. Dairesi, İstanbul Barosu’nun açtığı davada, YÖK’ün 21 Temmuz 2009 tarihli kararının 3, 4 ve 5. maddelerinin yürütmesini oy birliğiyle durdurmuştu. YÖK de 8. Daire’nin bu kararına itiraz ederek, kararın kaldırılmasını istemişti. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, bugünkü toplantısında itirazı reddetmişti.
12 Eylül sürüyor…
Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Hikmet Çetinkaya, bugünkü köşesinde son günlerde tartışılan ‘demokratik açılım’ kavramına değindi.
Açılım aylar önce başlamıştı…
Oysa ortada ne bir proje vardı ne de yol haritası…
Maksat dostlar alışverişte görsün!
Ülkenin yurtseverleri, solcuları, sosyalistleri sormuşlardı:
“Nedir bu açılım bir açıklayın!”
Hemen yaygaraya başladılar:
“Bunlar darbeci, savaş lobicileri!”
İnsan hakları, temel hak ve özgürlükler, demokrasi, hukukun üstünlüğü kavramları o sıralar ayaklar altındaydı…
Yargıçların, savcıların, bilim insanlarının, gazetecilerin telefonları yasal-yasadışı dinleniyordu.
Bir iktidar gücü hukuku ayaklar altına alıp çiğnerken AKP yandaşı kadrolar görevlerini yerine getiriyor.. demokrat olmanın yolunun yurtseverlikten, laik temele dayalı demokrasiden geçtiğini savunanlara saldırı tam gaz:
“Faşistler, ırkçılar, postal yalayıcıları!”
12 Eylül darbecileriyle hesaplaşmayı göze alamayanlar, sivil anayasa yapmaktan kaçınanlar canım Türkiyemde demokratik açılım yapabilirler miydi?
Asla!
Bu yüzden oklarını atıyorlardı peş peşe…
Emperyalizme karşı dik duranlar, Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı çıkanlar, “Tam bağımsız Türkiye” diyenler hedefteydi:
“Darbe kışkırtıcıları!”
Askeri darbelerden çekmiş bir toplum bu olup bitenler karşısında yılgınlığa ve korkuya düşüyordu…
***
Türkiye çelişkiler yumağına dönmüştü… Bir yandan demokratik açılım masalı, öte yandan hukuk ihlalleri…
Korku ve sindirilme süreciydi aslında tüm yaşananlar!
Ergenekoncu ve darbeci suçlamaları tutmuş, amaca ulaşılmıştı.
AKP açıldıkça saçıldı… Seçmen tabanının tepkisini alınca da mızıkçılığa başladı…
AKP iktidarı bu arada CHP ve MHP ile ipleri kopardı, DTP’yi dışladı…
ABD yapımı oyunun aktörlerinin ayakları çarşafa dolandı!
DTP kapatıldı, tartışma başladı. Kimileri DTP üzerinden PKK’yi aklamaya bile kalktı.
Dinciler, tarikatçılar, liboş tayfa tam gaz ileri:
“Savaş lobisi harekete geçti!”
Halk geçim derdinde… İşsizlik oranı yüzde 15’e dayandı dayanacak!
Oyun dört dörtlük ama oyuncular başarısız!
AKP yedi yıldır iktidarda!
Peki iktidar bugüne değin demokratik siyasetin önündeki yasal engelleri kaldırdı mı?
AKP, hedef olarak CHP ve MHP’yi aldı, siyasetin önünü tıkayan yasal düzenlemeleri aklının ucuna bile getirmedi.
Benim baştan beri söylediğim şu:
“12 Eylül’ün getirdiği Siyasi Partiler ve Seçim Yasası değişmedikçe, sivil bir anayasa yapılmadıkça, Türkiye’de temel hak ve özgürlükler, demokrasi ve barış gerçekleşemez. 12 Eylül 1980 darbesinden neredeyse otuz yıl geçti ama 12 Eylül süreci tüm hızıyla sürüyor.”
Bana kalırsa AKP, DTP’lileri sattı!
AKP’nin kapatılmasıyla ilgili Anayasa Mahkemesi’nin karar sürecinde AKP’liler Venedik Komisyonu kararlarını sık sık gündeme getirmiyorlar mıydı?
Getiriyorlardı!
DTP’nin kapatılma sürecinde niçin dut yemiş bülbüle döndüler!
TBMM’de çoğunluğa sahip iktidar partisindekiler içlerinden şunu geçirdiler bence:
“Güneydoğu’da siyaset meydanı bana kaldı…”
Kalmasına kaldı da Muş’ta çıkan olaylarda iki kişi yaşamını yitirdi dün öğle saatlerinde…
***
AKP hükümeti Türkiye’yi demokratikleştirip özgür siyasetin önünü açmak istiyorsa, önce bir sivil anayasa ve yeni yasal düzenlemeler yapacak…
Siyasi Partiler ve Seçim Yasası değişecek, 12 Eylül sürecine böylece nokta konulacak.
Bu bir!
Terör; din eksenli siyasetle, tarikatların Güneydoğu’daki etkinliğiyle, ağalarla önlenemez.
Bu iki!
Önce Türkiye’nin tüm yörelerinde ekonomik altyapı yeniden düzenlenmeli, işsiz genç nüfusa iş olanağı sağlanmalı.
Bu da üç!
Gerisi fasa fiso…
Kimse kimseyi kandırmasın, oyun oynamasın!
Halkı “darbe geliyor” diye korkutarak, e-muhtıraları arkasına alarak iktidar olanlar, oturup düşünsünler bir kez daha!
Din eksenli, tarikatlı marikatlı, ağalı şeyhli yöntemlerle demokrasi memokrasi gelmez…
Akan kanın durmasına gelince…
Eli kanlı PKK önce teslim olacak…
Anlaştık mı?
Molotof ”su şişesi”, eylem ”okey”
Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Şırnak’ta izinsiz gösteriler düzenledikleri gerekçesiyle 61 sanık hakkında dava açtı. İddianamede, sanıklar hakkında 28′er yıla kadar hapis cezası isteniyor.
Hakkari/Diyarbakır- Şırnak’ta terör örgütü PKK’nın ”Türkiye Meclisi (KCK-TM)” çatısı altında faaliyet gösteren ”Yurtsever Demokratik Gençlik Meclisi” (YDGM) üyesi olmak, terör örgütü adına suç işlemek ve terör örgütüne eleman temini suretiyle yardım etmek suçlarından 61 sanık hakkında yürütülen soruşturma tamamlandı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan 850 sayfalık iddianame, 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi.
İddianamede, yapılan teknik ve fiziki takipler sonucunda Şırnak’ta KCK-TM’nin alt birimi olan YDGM’nin kurup idare ettiği bir yapının mevcut olduğu, söz konusu yapının kentte, ”sadık ve eylem yapmaya hazır gençler” tespit ettiğine yer verildi.
YDGM üyelerinin terör örgütü PKK’nin talimatları doğrultusunda faaliyet yürüttükleri belirtilen iddianamede, söz konusu oluşumun yasal olarak başlayan gösterileri yasa dışı pankart ve sloganlar ile emniyet güçlerine saldırılarda bulunmak suretiyle illegal hale getirdikleri kaydedildi.
İddianamede, yapılan incelemelerde merkezi Diyarbakır’da bulunan YDGM tarafından görevlendirilen kişilerin Şırnak’a gelerek il ve ilçelerde örgütlendikleri, gençleri yasa dışı eylemlere teşvik ettikleri, bazen de bu eylemlere bizzat katıldıklarının anlaşıldığı belirtildi.
Eylemlerde asıl amaç gizleniyor
İddianamede, yapılan tüm eylemlerin terör örgütünün sürece göre değişen talimatlarıyla gerçekleştirildiği bildirilerek, şu ifadelere yer verildi:
”Eylemlerin tamamında terör örgütünün sözde bayrakları ile örgüt elebaşının posterlerinin açıldığı, terör örgütü ve örgüt elebaşı lehine sloganların atıldığı tespit edilmiştir. Örgüt elebaşının avukatları aracılığı ile vermiş olduğu talimat niteliğindeki önerileri müzahir kitle tarafından birer eylem talimatı telakki edilerek yerine getirilmektedir. Eylemlerde çoğu zaman çocuklar ön plana sürülmektedir. Eylemler festival, etkinlik, konser ve basın açıklaması görünümünde yapılarak asıl amacı gizlenmektedir. Yapılan tüm eylemlerin amacı, müzahir kitleyi zinde tutup, eylemsellik sürecini üst seviyede muhafazasını sağlamaktır. Eylemlerle özellikle örgüt elebaşının serbest bırakılması hedeflenmektedir.
Yapılan silahlı ve bombalı eylemlerin amacı, bölgede korku ve paniğin devam etmesi, kaos ortamının sürmesi ve bu sayede halk üzerinde baskı oluşturulması, devlet güçlerinin zafiyet içerisinde olduğunun gösterilmesidir. Eylemlerde bayrak açan, slogan atan, güvenlik güçlerine taşlı ve molotoflu saldırıda bulunan şahısların 15-25 yaş aralığındaki gençler olduğu gözlenmektedir. Eylemci genç grubun örgütlü bir yapı içerisinde hareket ettiği, terör örgütünün gençlik yapılanması içerisinde oldukları, terör örgütünün merkezi gençlik örgütlenmesi içerisindeki şahıslar tarafından yönlendirildikleri, denetlendikleri, konumlarının belirlendiği anlaşılmaktadır.”
Kamyonla örgüte eleman taşındı
İddianamede, YDGM üyelerinin aynı zamanda terör örgütü PKK’ya eleman temini sağladıkları da belirtildi.
YDGM üyelerinin 4 kişiyi örgüte nasıl gönderdikleri de iddianamede şu şekilde yer aldı:
”Terör örgütünün kırsal alanına gitmek için Silopi’ye giden 4 şahsı, İ.T. karşıladı. İ.T. bahse konu 4 kişiyi tır parkına götürerek sınırı geçmek üzere hazır bekleyen ve çimento yüklü olan, arka arkaya park etmiş iki kamyonun şoförlerine, şahısları ikişer ikişer teslim etti. Kamyon şoförleri, bu şahısları kamyonlarında daha önceden hazırlanan gizli bir bölmeye koyarak, Habur Sınır Kapısı’ndan Irak’a geçirdi.”
Molotofa ‘su şişesi’, taşa ‘nohut’
İddianamede, sanıkların telefon konuşmalarında bazı kelimeleri kodladıkları belirtildi.
Sanıkların yapılacak eylem için ”bilardo”, ”düğün” ve ”okey oynamak”; molotofkokteyli için ”su şişesi”; el bombası için ”kek”; sapanla atılabilecek büyüklükte taş veya misket için ‘‘nohut”; eylem yeri için ”halı saha”; Irak’ın kuzeyi için ”diğer taraf” ve tabanca için de ”demir” şifresi kullandıklarının tespit edildiği kaydedildi.
İstenen cezalar
İddianamede, 61 sanık hakkında, ”terör örgütü üyesi olmak, örgüt adına suç işlemek” Terörle Mücadele Kanunu’nun ”terör örgütünün propagandasını yapmak” ve 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 33/c maddesinde yer alan ”dağılma sırasında silah veya araçlarla mukavemet etmek” suçlarından 28′er yıla kadar hapis cezası istendi.
Sanıkların yargılanmasına önümüzdeki günlerde 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlanacak.
12 kişi gözaltında
Hakkari’de son 3 günde terör örgütü PKK’nin elebaşı Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşullarını bahane ederek korsan gösteri yapan ve polise taş atan göstericilerden gözaltına alınan 12 kişiden 6′sı tutuklandı.
Hakkari Valisi Muammer Türker, yaptığı açıklamada, son 3 günde kent merkezinde 5, Şemdinli ilçesinde 7 kişi olmak üzere toplam 12 kişinin gözaltına alındığını söyledi.
Vali Türker, il merkezinde gözaltına alınan 5 kişiden 2′sinin, Şemdinli’de gözaltına alınan 7 kişiden 4′ünün tutuklandığını belirtti. Hakkari’de daha önce çıkan olaylarda gözaltına alınan 33 kişiden 12′si tutuklanmıştı.
DTP İl Başkanı’ndan polis memurlarına suç duyurusu
Demokratik Toplum Partisi (DTP) Diyarbakır İl Başkanı Fırat Anlı, bir kişinin yaşamını yitirdiği gösterilerle ilgili polis memurları hakkında suç duyurusunda bulundu.
Anlı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı suç duyurusunun ardından adliye binası önünde, DTP Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Meral Danış Beştaş ile basın açıklaması yaptı.
Fırat Anlı, görevli polis memurları hakkında, ”Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’na muhalefet”, ”İşkence ve kötü muamele”, ”Orantısız güç kullanılması sonucu birden fazla kişinin yaralanmasına yol açmak” ve ”Kasten adam öldürmek” suçlarını işlediklerini öne sürerek, suç duyurusunda bulunduklarını kaydetti.
DTP İl Başkanı, suç duyurusunda, meydana gelen olaylarda görevli polis memurları hakkında gerekli soruşturmanın derhal başlatılmasını istediklerini söyledi.
Bir gazetecinin Tokat’ın Reşadiye ilçesinde 7 askerin şehit edilmesi ve Diyarbakır’daki olaylarda bir kişinin yaşamını yitirmesi olaylarıyla ilgili sorusu üzerine ise Anlı, şöyle dedi:
”Toprağa düşen her can, yüreğimizde patlayan bir bombadır. Bunun için ölümleri durdurmak lazım. Başbakan Erdoğan’ın ABD dönüşünde yeni bir yaklaşım süreci başlatması ve DTP’nin kapatılması davasının olumlu sonuçlanması önemlidir. Biz geç kaldıkça gençlerimiz yaşamını yitirmeye devam ediyor.”
Diyarbakır Valisi Mutlu: Çocukları öne sürmek yanlış
Diyarbakır Valisi Hüseyin Avni Mutlu, izinsiz gösterilerle ilgili olarak, olaylara gençlerin, çocukların alet edilmemesi gerektiğini söyledi. Vali Mutlu, gazetecilere yaptığı açıklamada, kentte söz konusu olayların yaşanmamasını arzu ettiklerini, özellikle izinsiz yürüyüşün yapılmaması konusunda da bu işle yetkili kişileri bizzat arayarak tek tek görüştüğünü bildirdi.
Vali Mutlu, olaylarda yaralanan polislerin yanı sıra vatandaşlardan yaralananların olduğunu, bazı iş yerleri ile parti binalarında ciddi hasarların meydana geldiğini belirterek, şöyle devam etti.
‘‘Ama bunların içerisinde hepimizi çok üzen bir gencin hayatını kaybetmesi oldu. 23 yaşında üniversite öğrenimini sürdüren bir delikanlı bu olaylarda yaşamanı yitirdi. Bu tabi ki hepimizi üzen, etkileyen bir sonuçtur. Olay, şu anda Cumhuriyet savcılığımız tarafından, olayın vuku bulduğu andan itibaren bütün delilleriyle emniyet müdürlüğümüzün uhdesinden çok titiz bir şekilde takip edilerek izleniyor. Bundan sonrasını Cumhuriyet savcılığımız neticelendirecek. Biz de bu konunun aydınlatılmasını fevkalade önemsiyoruz.”
Hayatını kaybeden gence rahmet, ailesine de baş sağlığı dileyen Vali Mutlu, şöyle konuştu: ”Elbette ki istenmeyen bir olaydır. Evet olaylara katıldığı o bölgedeki kamere kayıtlarından görülüyor. Bunların detaylarına girmek istemiyorum ama netice itibariyle can kaybı hiç bir zaman istenilmeyen arzu edilmeyen bir şeydir”
Mutlu, Diyarbakır’da, bölgede ve Türkiye’de huzurun hakim olmasını temenni ettiklerini de ifade ederek, bütün Diyarbakırlılara çok özel olarak huzura katkı sağlama konusunda daha duyarlı, mevcut destekleri noktasında teşekkür etti.
Özellikle gençlerin, küçük yaştaki çocukların bu olaylarda öne itilmesi, sonradan ailelerin bu konuyla ilgili duydukları büyük üzüntülerin olduğunu ve bu olaylara gençlerin, çocukların alet edilmemesi gerektiğini vurgulayan Vali Hüseyin Avni Mutlu, sözlerini şöyle tamamladı:
”Söylenecek ne varsa, memlekette konuşulacak ne varsa, demokrat bir kimlik içinde konuşmalıyız ve sözün ötesine hiç bir şeyi geçirmemeliyiz. Söz çok kıymetli olmalı, konuşmak çok kıymetli olmalı, kanun, kural çok kıymetli olmalı. Bunlar ihlal edilmemeli. Ama kanunu vermiş olduğu çerçeve içerisinde de bütün meselelerimizi konuşarak halletme kültürünü de mutlaka geliştirmeliyiz. Ama sözü bir tarafa bırakır, çocukları öne sürerek bir takım olaylar yaşanacak olursa memleketimizin son günlerde yaşamış olduğu sıkıntılar hepimizi üzen tablolardır. Bir kez daha böyle olayların yaşanmamasını, huzurun hakim olmasını temenni ediyorum.”
‘Provokasyonlara alet olmayın’
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, ”Demokratik Açılım konusunda ne kadar kararlıysak, kamu düzeni ve asayişi bozmaya yönelik yasa dışı eylemlerle mücadelede de aynı ölçüde kararlıyız” dedi.
Ankara- İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Türkiye’ye her açıdan büyük maliyetler yükleyen terör sorununu çözmek ve demokrasi standardını yükseltmek amacıyla başlattıkları ”Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”nin kararlılıkla devam ettiğini bildirdi.
Proje kapsamında yürüttükleri ”Kürt Açılımı” süreci sonunda, yıllardır kader birliği yapan milletin çok daha demokratik, huzurlu ve müreffeh bir Türkiye’de yaşayacağına inandıklarını ifade eden Bakan Atalay şöyle devam etti: ”Milletimizin hak ettiği bu hedefe doğru kararlı ve azimli adımlarla yürürken, başlatılan süreci olumsuz tutum ve davranışlar ile yasa dışı eylemlerle sabote etmeye çalışanların olduğu görülmektedir. ‘Demokratik Açılım’ sürecini baltalamak için şiddete başvurmaya çalışanların bu tutum ve eylemleri kesinlikle kabul edilemez. Hiçbir gerekçeyle terör meşrulaştırılamaz. Bir kez daha ifade ediyorum ki hiç kimse terörü ve teröristi meşrulaştırmaya kalkışmasın. Son günlerde görüldüğü üzere güvenlik güçlerimize saldıran ve kamu mallarına zarar veren kişiler hukuk devleti kuralları içinde gerekli muameleyi görecektir. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da kanunsuz hiç bir eyleme müsamaha edilmeyecektir. Nitekim bazı illerimizde meydana gelen son olaylar üzerine büyük bir kararlılıkla giden güvenlik güçlerimiz, şu ana kadar kanunsuz eylemlere karıştığı tespit edilen 153 kişi hakkında yasal işlem başlatmıştır.”
‘Son olaylarda çocukların istismar edilmesi üzücü ve ibret vericidir’
Vatandaşlara da seslenen Bakan Atalay, ailelerin çocuklarına sahip çıkmasını istedi.
Beşir Atalay konuşmasını şöyle sürdürdü: ”Son olaylarda çocukların istismar edilmesi üzücü ve ibret verici bir durumdur. Buradan çocuklarımızın anne ve babalarına seslenmek istiyorum. Lütfen evlatlarınıza sahip çıkın ve terör örgütünün istismar etmesine kesinlikle izin vermeyin. Bizim inançlarımızda ve geleneklerimizde çocukların bu şekilde istismar edilmesi yoktur, söz konusu değildir. Vatandaşlarımıza da sesleniyorum. Birlik ve huzurumuzu bozmaya yönelik bu tür provokasyonlara alet olmayın. Terör örgütünün ve şiddetten beslenenlerin oyununu boşa çıkarın. Biz size güveniyoruz. Bizim bu konudaki tavrımız nettir. ‘Demokratik Açılım’ konusunda ne kadar kararlıysak, kamu düzeni ve asayişi bozmaya yönelik yasa dışı eylemlerle mücadelede de aynı ölçüde kararlıyız. Huzurumuzu ve beraberliğimizi bozmayı amaçlayan hiçbir davranışa müsamaha etmedik, bundan sonra da etmeyeceğiz. Kararlı şekilde bunların üzerine gidiyoruz ve gideceğiz. Bunu ben özellikle bugün vatandaşlarımıza tekrar ifade ediyorum, onların desteğini istiyorum. Vatandaşlarımız lütfen bu tahriklere gelmesin, bu toplantılara ne çocuklarını göndersinler ne kendileri katılsınlar. Çünkü biz ‘huzur ve kardeşlik projesi’ yürütüyoruz. Bütün bu yapılanlar bu çalışmalarımıza zarar verir.”
Kılıç’tan, Bölükbaşı’na tazminat davası
AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç, 10 Kasım’da TBMM’de yapılan görüşmeler sırasında sarf ettiği sözlerle ”Kişilik haklarına saldırıda” bulunduğu iddiasıyla, MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Deniz Bölükbaşı hakkında 20 bin TL’lik tazminat davası açtı.
Ankara- Alınan bilgiye göre, AKP Grup Başkanvekili Suat Kılıç‘ın avukatları Fatih Şahin ve Muammer Cemaloğlu tarafından hazırlanan dava dilekçesinde, Suat Kılıç’ın, 10 Kasım’da TBMM’de gerçekleştirilen görüşmelerde, grubu adına konuşma yaptığı sırada, Deniz Bölükbaşı’nın, Kılıç’a sataştığı ve ardından konuşma yapılan kürsüye yürüyerek küfür ettiği ve tehditte bulunduğu ileri sürüldü.
MHP’li Bölükbaşı’nın sözlerinin Meclis tutanaklarında ve yazılı medyada yer aldığı hatırlatılan dilekçede, ”Kılıç’ın doğrudan doğruya ve açıkça kişiliği hedef alınarak, eleştiri ve ifade özgürlüğü sınırları aşılarak, hakarete ve küfre maruz kalmasını ve bu saldırıları siyasi rant ve çıkar aracı olarak kullanmak arzusunu siyasi ahlakla, siyasetin temel ilkeleriyle ve etik kurallarıyla bağdaştırmak mümkün değildir. Yüce Meclis çatısı altında sarf edilen ve ağır hakaretler içeren bu beyanlar kesinlikle siyasi eleştiri ve düşünce açıklaması kapsamında mütalaa edilemez” görüşüne yer verildi.
”Söz konusu ifadelerle Kılıç’ın kişilik haklarına ve manevi şahsiyetine doğrudan, açık ve ağır bir saldırı gerçekleştirildiği’‘ öne sürülen dilekçede, MHP Genel Başkan Yardımcısı Bölükbaşı’dan yasal faiziyle birlikte 20 bin TL manevi tazminat talebinde bulunuldu.






Özürlü Vatandaşa İş Müjdesi!
Organ Çetesi Liderine 393 Yıl Hapis




