Hayata dönüş operasyonu protesto edildi
Ölüm orucu eylemlerine son vermek amacıyla dokuz yıl önce cezaevlerine yönelik düzenlenen ”Hayata Dönüş Operasyonu”, kapatılan Bayrampaşa Cezaevi önünde protesto edildi.
İstanbul- Eski Bayrampaşa Cezaevi önünde toplanan çeşitli sivil toplum kuruluşlarına üye bir grup, ellerine aldıkları dövizlerle cezaevlerine yönelik müdahaleyi protesto ederek çeşitli sloganlar attı.
Grup adına yapılan açıklamada, cezaevlerine yönelik yapılan müdahaleler eleştirildi.
Grup, polisin geniş güvenlik önlemleri altında basın açıklamasının ardından olaysız dağıldı.
TEKEL işçileri yılmıyor
TEKEL işçilerinin eyleminin beşinci gününde de hükümetten taleplere ilişkin olumlu bir yanıt gelmedi. Türkiye’nin dört yanından gelen ve özlük haklarıyla diğer kamu kurum ve kuruluşlarına geçiş yapmak isteyen işçilerin TÜRK-İŞ Genel Merkezi önündeki eylemi, yarın devam edecek.
Ankara- TEKEL işçilerinin eyleminin beşinci gününde de hükümetten taleplere ilişkin olumlu bir yanıt gelmedi.
Çeşitli sivil toplum kuruluşlarının kalabalık gruplarla yaptığı destek ziyaretleri akşam saatlerine kadar sürdü. Eylemciler sık sık hükümet ve özelleştirme karşıtı sloganlar atıp, ses aracından yapılan müzik yayını eşliğinde halay çekti. TÜRK-İŞ binasına asılan beyaz bir perde üzerine, eylemcilere Abdi İpekçi Parkı’nda yapılan müdahaleden görüntüler yansıtıldı.
Daha sonra sendika yöneticilerince yapılan anonsta, işçilerin yarın sabah 08.30′da yeniden TÜRK-İŞ önünde buluşmak üzere dinlenmeye çekilecekleri duyuruldu.
İşçiler, geceyi sendikaların misafirhanelerinde geçirecek.
TEKGIDA-İŞ Genel Başkanı Mustafa Kumlu bu gün bir grup işçinin Meclis’e gidebileceğini söyledi. TEKGIDA-İŞ Başkanı Türkel görüşmelerden bir sonuç çıkmadığını bildirdi. Bu gün de işçilerin burada beklemeye devam edeceğini söyleyen Türkel, tepkilerini göstermeye devam edeceklerini açıkladı. Bu gün de genel merkez de işçilerle birlikte olacağını ifade eden Türkel, olumlu bir gelişme olmadığını dile getirdi.
Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan’a mektup
Özelleştirme kapsamındaki TEKEL fabrikalarında çalışan ve eylem için Ankara’da bulunan kadın işçiler, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ile kadın milletvekillerine mektup gönderdi.
Yurdun değişik illerinden Ankara’ya gelen TEKEL işçileri, Türk-İş önünde eylemlerini sürdürüyor. İşçiler arasında bulunan kadınlar, öğle saatlerinde Sakarya Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçti. Üzerinde ”vatan sağ olsun” yazılı temsili kefen bulunan kadınlar, yürüyüş boyunca çeşitli sloganlar attı.
Sakarya Caddesi’nde toplanan işçi kadınlardan biri, bir çocuğun annesine yazdığı şiiri okudu. Şiirin okunması sırasında kadınların duygulanarak gözyaşlarını tutamadıkları görüldü.
Daha sonra işçi kadınların, Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül, Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ile kadın milletvekillerine yazdıkları mektup, işçi kadınlardan biri tarafından okundu.
”Kadın olarak, anne olarak bizi en iyi sizler anlarsınız” diye başlayan mektupta, şu ifadelere yer verildi:
”Günlerdir Ankara sokaklarında eylemlerimizi devam ettiriyoruz. Çocuklarımız bizi aç ve susuz bekliyor. Derdimiz, yattığımız yerde para kazanmak değil. Bunca yıl devlete hizmet verdik, ürettik, ülkeye kazanç sağladık. Yine çalışmak istiyoruz ama insan gibi onurumuzla çalışmak istiyoruz. Haklarımızı kaybetmeden başka bir kamu kuruluşunda çalışmak istiyoruz. Yarın korkusu olmadan, borç harç içine düşmeden, namerde muhtaç olmadan yaşamak istiyoruz. Derdimize çare arayın. Kadın ve ana yüreği ile bize kulak verin. Bizi 4/C sefaletine mahkum ettirmeyin.”
Mektuplar postalandıktan sonra, kadın işçiler tekrar eylem yeri olan Türk-İş Genel Merkezine döndü.
TEKEL işçilerini CHP ve MHP’li milletvekilleri yalnız bırakmadı
CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl, işçilere hitaben yaptığı konuşmada, “Bu ülkede hakkı gasp edilmiş milyonların sesi oldunuz. Siz kazanacaksınız çünkü haklısınız. Haklı mücadeleniz nereye kadar giderse, oraya kadar yanınızdayız. Neye mal olursa olsun, kararlılıkla yanınızdayız” dedi.
TEKEL işçilerini MHP Kırıkkale Milletvekili Osman Durmuş, MHP Bursa Milletvekili Necati Özensoy, MHP Manisa Milletvekili Mustafa Enöz ile ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Haydar Ülke, DP Genel Başkan Yardımcısı Can Karakeçili, Türk Metal Sendikası Teşkilatlanma Sekreteri İsmail Dursun ve Hak-Sen Genel Başkanı Ayhan Çivi de ziyaret etti.
Deprem Danışma Kurulu toplandı
Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanı Hasan İpek, Afet ve Acil Durum Koordinasyon Kurulu’nun, afet ve acil durum hallerinde bilgileri değerlendirmek, alınacak önlemleri belirlemek amacıyla faaliyete geçirildiğini söyledi.
Ankara- Deprem Danışma Kurulu, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanı İpek’in başkanlığında, üyelerinin katılımıyla, Başbakanlık Merkez Bina’da ilk toplantısını yaptı.
İpek, toplantının açılışında yaptığı konuşmada, afet ve acil durumun gereğinin hızlı hareket etmeyi ve akılcı önerileri zorunlu kıldığını söyledi. Afet ve acil duruma ilişkin güçlü bir alt yapı ve geri beslemeye yönelik çalışmalar yaptıklarını belirten İpek, bu çerçevede bilgi ve teknoloji ile insan kaynaklarına önem verdiklerini vurguladı.
Türkiye’nin her iki yılda bir önemli ölçüde hasara yol açan depremlerle karşılaştığına ve meydana gelen depremlerde en çok zarar gören ülkeler sıralamasında üst sıralarda yer aldığına işaret eden İpek, bu nedenle Deprem Danışma Kurulu’nun oluşturulduğunu bildirdi.
Deprem Danışma Kurulu’nun, depremden korunma, zararları en aza indirme faaliyeti, izlenecek politikalar ve önerileri görüşmede faydalı çalışmalar içinde olacağını anlatan İpek, kurulun, sivil toplum örgütü, akademisyen ve depremle ilgili kamu kuruluş temsilcilerinden oluştuğunu belirtti.
Afet ve Acil Durum Koordinasyon Kurulu’nun, afet ve acil durum hallerinde bilgileri değerlendirmek, alınacak önlemleri belirlemek amacıyla faaliyete geçirildiğini ifade eden İpek, ”Kurul, alınacak önlemleri denetlemek, kurum ve kuruluşlar ile sivil toplum kuruluşları arasındaki koordinasyonu da sağlayacak” dedi.
Yüksek derecede risk taşıyan coğrafya
Doğal afetlerden yoğun olarak etkilenen ve yüksek derecede risk taşıyan bir coğrafyada yaşandığını anımsatan İpek, bu durumun kabul edilmesi, ancak boyun eğmeden mücadele ederek, önlem alınması gereken bir gerçek olduğunu söyledi.
Afetlere yol açan olayların tamamen önlenemeyeceğini, ancak afet zararlarını azaltma imkanına sahip olunduğunun bilindiğini vurgulayan İpek, ortak temenni ve önceliklerinin, tüm yurttaşların, afet korkusundan uzak bir şekilde yaşaması olduğunu sözlerine ekledi.
Toplantıda, daha sonra Deprem Danışma Kurulu Üyelerinden Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mustafa Erdik, Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü Genel Müdürü Mehmet Üzer, TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Prof. Dr. Ömer Cebeci, Türkiye Kızılay Derneği Genel Başkanı Tekin Küçükali, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Dr. Nuray Aydınoğlu ile ODTÜ’de Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Koçyiğit bağlı oldukları kurumların depreme ilişkin faaliyetleri konusunda bilgi verdi.
Yeniden merhaba Türkan hocam!
Ayşe Kulin’in Şişli’deki evine Türkan-Tek ve Tek Başına adlı kitabı üzerine söyleşi yapmaya giderken Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan ile daha önce yaptığım söyleşileri, paylaştığım unutulmaz anları anımsıyordum.
Cumhuriyet- Söyleşimiz sırasında bir sorum üzerine ‘özellikle ajanların sivil toplum örgütlerinin peşinde olduğunu’ söylediği sıradaki kararlı, gözleri hafif bulutlu halini de hiç unutamıyorum. ‘Kızlarımız okuyacak, mutlaka okuyacak, başka yolu yok, okuyacaklar, okutacağız’ deyişini de. Kitaplarını bana ‘Atatürk kızı’ diyerek imzalayışını da… Kocaman sarılışını da… Yarı tiz, şen kahkahasını da… Daha pek çok anı… Ama onları, bir gün hakkında kaleme alacağım yazıya saklıyorum. Türkan-Tek ve Tek Başına adlı kitabında, Türkan Saylan’ın iç dünyasını, yakın arkadaşı Gökşin Sanal ile günlük, günce biçeminde mektuplaşmaları üzerinden anlatıyor Ayşe Kulin. Koşutunda cüzam ile olağanüstü mücadelesi kronolojik sırada yerini alarak çerçeveliyor kitabı ‘Satırlarda büyüyor Türkan Saylan’ Genç kız oluyor, sonra eş, anne, can dost, idealist, hoca Türkan’a geliyor sıra. Kuşkusuz en çok da insan Türkan’ı okuyoruz ‘Mehtabı seviyor, günbatımını seviyor, ay ışığına tutkun’ Aşkın hallerine âşık bir kadın okuduğumuz… Tüm mücadelesi aşk ile içselleşmiş yüreğinde. Sonra iki kez evlenmiş, çocuk sahibi olduktan sonra ise ısrarla ev kadını olması istenmiş. Tabii ya, evde ol, çocuk büyüt, pilaki pişir! Kadın başına bunca sürünmeye ne gerek var? Evliliklerinde de epey çekmiş bu nedenle. Gayret etmiş yine de ‘Ama sonunda tokat yediği de olmuş, kıskançlıktan bezdiği de. Tek ve tek başınaydı bu nedenle’ Öte yandan ise tam bir toplum piriydi ‘Titri öyle olmasa da kimliği, kişiliği, çalışmalarıyla sıkı bir sosyologdu’ İnsan hayatına ve ruhuna koşulsuz adalı bir yaşamdı onunki. Neler demediler ki hakkında? Misyonermiş, komünistmiş, dinsizmiş ‘Kız çocukları Allahsızlaştırıyormuş? Muş, muş, muş’ Bugün din adına mangalda kül bırakmayanları, kendine o gâvur diyenleri cebinden çıkaracak denli bilgili bir Müslüman kızı, inançlı bir ailenin ferdiydi. Sayısız hayır duası aldı ‘Hayatlar kurtardı, aydınlık gelecekler kurdu, ümit verdi. Belki de onu en çok Müslümanlar sevdi. Ta bilmem ne zaman bu kez din üzerinden bölündüğümüzü öngördüğünde ne kadar da haklı çıkmıştı’ Ölümüne yakın Ümraniye’de bulunan silahlarla ilgili arama deyip evini basanlar, cenazesine gelmeyen devlet erkânı, hükümetin bir bakanının çirkin sözleri, karalamalar, burs alan çocukları fişlemeler, göz korkutmalar kitlelere işlemedi ‘Türk halkı Türkan Saylan’ını aslanlar gibi uğurladı. Hep koştu ‘Hiç durmadı’ Yılmadı ‘İyi ki vardı’ Ayşe Kulin ile Türkan-Tek ve Tek Başına adlı kitabını konuştuk.
Türkan Saylan ile nasıl tanıştığınızı ve aranızdaki yakınlığın filizlenişini sorarak başlayalım…
- 2003′te, onun hayata geçirdiği ve benim sonradan adını ‘Kardelenler’ olarak değiştirdiğim, ‘Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları’ adlı projenin kitabını yazmak için doğu illerine doğru yolculuğa çıkmadan önce tanıştık. Kardelenler’i yazma teklifi bana Turkcell’den geldi.
Hiç böyle para karşılığı iş yapmadığım için kesinlikle reddettim ama telefondaki hanım inanılmaz bir ısrarla projeyi anlattı. ‘Hayatta sadece iki saatinizi istiyorum, sizi bu çocukların burs aldığı okula götüreceğim, onlarla konuşturacağım, hâlâ hayır diyorsanız artık ısrar etmeyeceğim’ dedi.
Buluşmayı kabul ettim. Karşıda Acarkent’te bir TED okulu var, beni orada bu bursu alan çocuklarla görüştürdüler. O gün hakikaten vuruldum, hiç böyle bir şey beklemiyordum. Bu çocuklar İstanbul’a geleli aşağı yukarı 15-20 gün olmuştu ve inanılmaz bir gelişim geçirmişlerdi. Hayatlarında ilk defa deniz, otobüs, şehir, diş fırçası gören çocuklar vardı düşünün ve nasıl bir ümitle ileri bakıyorlar yani doktor olacaklar, hemşire olacaklar, öğretmen olacaklar ‘Böyle bir coşku hiçbirimizin çocuğunda yok… Gözlerim yaşardı ve teklifi hemen kabul ettim. Bu kapsamda Doğu’ya doğru bir yolculuğa çıkılacaktı, ben, fotoğrafçı arkadaşımız Manuel Çıtak, ve onun asistanı gideceğiz ‘Gitmeden Türkan Hoca ile görüşün’ dediler. Türkan Hoca’yı yaşlı başlı, beyaz saçlı, tayyörlü böyle daha resmi duruşlu bir hanımefendi olarak bekliyordum. Odasının dışında beklerken bir ses duyuyordum, nasıl genç bir ses, şen şakrak, cıvıl cıvıl… Sonra beni içeri aldılar, girdim aa o ses onunmuş. Kemoterapi geçirmişti, saçları yeni yeni çıkıyordu ve o saçlar kırmızı. Al onu canına sok, öyle şirin, sevimli bir kadın karşımdaki. Rengârenk bir giysi üstünde, gözleri pırıl pırıl. İlk gördüğüm o anda bayıldım Türkan Hoca’ya. Uzun uzun konuştuk, bana Doğu hakkında bilgiler verdi. Doğu’ya gitmemiş, hiç bilmiyor değildim ama nelerle karşılaşacağım, neler yapmam gerektiği, her eve giderken yanımda mutlaka bir il müdürü ya da Milli Eğitim’den birinin bulunması gerektiği gibi anahtar bilgilerle aydınlattı beni. Arada gene karşılaştık çünkü çocuklarla görüşmek için Doğu’ya birkaç kez daha gittim. Bir gidişimde de kendisiyle Erzurum’da tesadüf ettik. Burs dağıtıyorlardı, yılda bir kere törenleri oluyordu, çocukların aileleri de geliyordu. Çocuklarla ve ailelerle kurduğu sıcacık bağı somut olarak ilk orada gördüm. Çırpınıyordu onlar için. Birkaç tane de genç kadın kaymakam vardı, biri de o yöredendi, Vanlıydı. Türkan Hoca çocuklara o genç kadın kaymakam kadınları örnek gösteriyordu, ümit veriyordu. Türkiye buna müsait yeter ki okuyun diyordu. Bir kere daha hayran oldum.
Bu kitabın yazılmasını o istedi, anlatır mısınız o süreci?
Şöyle, yakın arkadaşı Gökşin Hanım (Sanal) o mektuplarla bana dönmeseydi bu kitabı yazamazdım. Türkan Hanım bir buluşmamızda bana böyle bir kitap yazmamı istediğini belli etti yani ifade etti ve bana yardımcı olur düşüncesiyle kitaplarını yolladı. Ben yaşayan insanların yaşamlarını yazmak istemiyorum ve yazmıyorum. Böyle bir duygum vardır.
Bir de Türkan Saylan ile ilgili yazılacak her şey fazlasıyla yazılmıştı gibi bir düşünceniz olduğunu biliyoruz’
Evet, mesela Güneş Umuttan Önce Doğar’da her şey var ben daha ne yazabilirdim. At Kız mesela harika bir biyografi. O nedenle Türkan Hanım’a ‘yazamayacağım çünkü her şey yazılmış hocam, yeni bir şey çıkaramayacağım’ dedim. Türkan Hoca da ‘ama mektuplar var’ dedi. Bana gelen okur mektupları gibi ona gelen hasta mektupları zannettim. Tabii o mektuplar da çok değerlidir ama birbirinin benzeri, tekrarı gibi.
‘Müslümanların anasıydı’
Oysa bu mektupları okuyunca anlıyoruz ki günce gibi ve hayli hareketli, dolu dolu’
Kesinlikle. Ben başka isteksiz davranınca biliyorsunuz son derecede nazik bir insandı, sustu, bir şey söylemedi, ısrarcı olmadı. Sonra kanserinin tekrar nüksetmesi sonucu çok hastalandı. Bu beni büyük bir vicdan azabına sürükledi, istediğini yapamıyorum diye. Ziyaretine gittiğimde ikimizde de bir kırıklık olduğunu hissettim. Dedim ki ‘Hocam isterseniz ben cüzamlıları sizin üstünüzden anlatayım, Köprü romanımdaki gibi’. Sonra ‘Köprü’yü okudunuz mu?’ diye sordum. ‘Okudum’ dedi. ‘Orada nasıl olay Valinin hayatı değildir ama Vali hep vardır, işte bir yöre, bir olay anlatılır. O şekilde bir roman yapmaya çalışayım’ dedim. ‘Peki’ dedi. ‘Bana birkaç tane cüzamlı hikâyesi nakledebilir misiniz veya beni yönlendirebilir misiniz’ diye sordum. Hemen birkaç tane cüzam hikâyesi anlattı. Sonra öyle hale geldi ki bu durum telefon açıyordu, yine anlatıyordu, telefon başında çala kalem notlar alıyordum. Bu arada omzumda bir problem çıktı, üç ay kolumu kaldıramadım, fizik tedavi, ilaç falan… Ocak, şubat böyle geçti, mart ortalarında biraz düzelir gibi oldum ve hemen yazmaya başladım. İlk metni Türkan Hanım’a yolladım. Bir iki düzeltme yaptı, isim yanlışlarını falan düzeltti. Derken son şeklini verdiğim metni oğlunun e-postasına yolladım. Tam o sıralarda da evi basıldı. Metinden eğer çıkış aldılarsa, tahmin ediyorum baskın sırasında onları da bulup aldılar. Sonrasında artık çok hasta ve güçsüzdü, yormamak adına katiyen bir şey sormak istemiyordum. Kısa süre sonra ise vefat etti. Bir süre geçtikten sonra bir gün beni Gökşin Hanım (Sanal) aradı. ‘Elimde mektuplar var’ dedi ve şimdi ikimiz de anlıyoruz ki, Türkan Hoca o mektupların bana iletilmesini istiyordu. Ama Gökşin Hanım kendi açısından çok doğru hareket ederek bana mektupları teslim etmedi, çünkü mektupların içinde özel kalmasını istedikleri anılar da var. Gökşin Hanım bana o inci gibi el yazısıyla hiç üşenmeden 150 sayfalık koca bir defter hazırlamış. Alıntılar yapmış, tarihler koymuş. Onları verdi, o zaman yol haritamı daha doğru ve emin oluşturabildim.
Nasıl bir Türkan çıktı karşınıza mektupları ilk okuduğunuzda?
Bilmediğim bir Türkan çıktı. Nasıl romantik, heyecanlı, nasıl genç bir Türkan! Tanıdığımız ya da bildiğimizden çok daha derin yönleriyle bir Türkan’dı bu. Çok muhafazakâr yetiştirilmiş, dünyaya biraz sağdan bakan bir kızdı karşıma çıkan. Sonra ne değişimler geçirmiş.
Sıkı bir dini eğitim almış, dinin sağlam bir yeri var yetiştiği evde…
Hem de nasıl. Koyu dindar bir babaanne, muhafazakâr bir baba ve sonradan Müslüman olmuş ve Kuran’ı hatmetmiş İsveçli bir anneyle büyüyor. ‘Üst insan’dan bahseden Nietzsche’ye kızıyor mesela. Politik fikirleri de sağda. Allah’ı inkâr edenlere sinirleniyor falan.
Mektuplarda büyüyor Türkan Saylan’
Ve gelişiyor. Yani çok muhafazakâr bir kadın olarak kalabilirdi. Sonrasında biliyorsunuz Türkiye’de yaşayan hatta Dünya’da yaşayan herhalde bütün marjinal insanlara elini uzatmış, hiç kimseyi ayırmamıştır. Hayatta öğrendiklerini kendine artı olarak koyabilmiş bir insan.
Tam bir toplum piri değil mi? Titri öyle olmasa da kimliği, kişiliğiyle sıkı bir sosyolog’
Aynen öyle ve anlıyoruz ki hiçbir zaman armut dibine düşmüyor eğer armutta iş varsa. O kendi ağacını büyütüyor.
Müslümanlar Türkan Saylan’ı sevmiyormuş Ayşe Hanım!
Sevmeyenlerin kimler olduğu çok bellidir. Geçenlerde Vakit gazetesinde belden aşağı yazar Ayşe Kulin, Müslümanların nefret ettiği Türkan Saylan’ı yazdı diye haber gördüm. İnanılır gibi değil. Onlar sevmezse sevmesin, ama bunu halka mal edip genelleyemezler. Bunun doğru olmadığını kendileri de gayet iyi biliyor. Bir kere Müslümanlar Türkan Saylan’dan nefret etmiyorlar. Onun iyileştirdiği, el uzattığı, okula yolladığı, burs sağladığı insanların hepsi Müslüman. Hele ki gittiği bölgelerde insanlar çok da dindar. Çok seviyorlar onu. Bütün o Müslümanlar Türkan Saylan’ı anaları gibi görüyor.
Kurgu olsa da o genç polisle müthiş sıcak iletişimi mesela herhalde gerçekte de ancak böyle olabilirdi…
Evine baskın yapıldığında polisler oturuyor yanında gerçekten ama böyle bir şey var mı, adam Vanlı mı bilmiyorum ama orada o kurgu durumu net şekilde bağlıyordu, ibret duygusunu yerleştirebiliyordu. O nedenle genç polis kimliğinde hem cüzam önyargılarına ilişkin toplumsal korkuyu hem de Türkan hocanın o kimseyi ayırmaksızın herkesle kurduğu sıcak iletişimini imlemiş olduğumu düşünüyorum. Bu arada mesela baskın günü sonunda çok arkadaşça bir hava oluşuyor, oğulları polislere sivilceleri için ilaçlar veriyorlar… Hiç gergin bir hava yok. Bunlar gerçektir, kurgu değildir. Tabii ki o, ayakları donduğu için ayakları ne yapıp edip kurtararak sadece parmaklarını kestiği Halime’nin yaşadıkları kurgu değildir sadece romanda eve gelmesi kurgudur.
İki kez evleniyor Türkan Saylan ve her iki eşi de bir süre sonra onun mücadele azmini, mesleğine ve insanlığa adanışını taşıyamıyor sanki değil mi?
Ev kadını değil de ondan. Elinden geleni de yapıyor ama memnun edemiyor bir türlü. Okumuş birçok erkek de özellikle çocuk sahibi olduktan sonra kadının yeri evidir anlayışına teslim oluyor. Kadını üzmeye, kırmaya, hatta ezmeye başlıyor. Fazlasıyla uysal, anlayışlı, gayretli bir eş Türkan Saylan. Yuvasını kolay kolay yıkmıyor.
Ve bir gün tokat yiyor ilk eşinden’
Zaten ondan sonra ipler kopuyor ya ‘Nedeni de boşanmak istediğini söylemesi’ İkinci eşiyle de aşırı kıskançlıktan dolayı boşanıyorlar.
Hastaları hayatlarının tüm alanlarıyla hayatına giriyorlar Türkan Hoca’nın. Yani tedavi et, bırak gitsin değil. Bu kadarla bitmiyor’ Millet bahçe içindeki evine arkadaşlarını çağırırken o cüzamlıları topluyor’ Sıra dışı bir doktor!
Ki cüzamlılar hayatın dışına atılmış, kimse onlara iş vermiyor, görmek istemiyor, çocuklarını okula almak istemiyor. ‘Ahmet Efendi sen iyileştin, köyüne döneceksin, nasıl geçineceksin’ diye soruyor mesela. Çünkü bu onun da derdi. Ahmet Efendi diyor ki ‘benim bir öküzüm, iki de tavuğum olursa ben geçinirim.’ Bu bir öküzle, iki tavuğu alabileceği kaynağı yaratıyor ona Türkan Hoca. Ona o parayı veriyor, sonra da Ahmet Efendi o parayı zaman içinde geri ödüyor. Bir nevi döner sermaye kurduruyor Türkan Hoca. Bu yola o kadar baş koyuyor ve o kadar sağduyulu yaklaşıyor ki cüzam tedavisi biten işşiz hastalarını da pansumancı olarak yetiştiriyor ve hastanede iş veriyor.
İmam’a gidiyor bir de Türkan Hoca… Cüzam vaazına ikna ediyor…
Bakırköy’de tımarhanenin cüzamlılar bölümü var. Bakırköy’de imama gidiyor, imam ‘Ölünüz mü var?’ diye soruyor. ‘Hayır, dirim var ama konuşmamız lazım’ diyor. İmamı hastaneye getiriyor, cüzamlılar arasında dolaştırıyor. Cüzamlıları öpüyor, sarılıyor, imam hayretler içinde kalıyor.
İmama ‘Bakın ben doktorum, gördünüz her gün onlarlayım, hiçbir şey olmuyor korkmayın, bu hastalık sandığınız gibi kolay kolay bulaşmıyor. Cuma günü onlarla ilgili vaaz verin, halkı doğru bilgilendirelim. Bunlar da Allahın kulu, yazık değil mi bunlara’ diyor, ısrar ediyor ve imama o vaazı ne yapıp edip verdirtiyor.
Çok faydalı da oluyor o vaaz…
Tabi, para, kıyafet, erzak gibi bir sürü bağış gelmeye başlıyor.
Cüzam hakkında daha önce siz neler düşünürdünüz?
Hayatımda hiç cüzamlı görmedim ama çekinirdim, Türkan Hoca olmasaydı çoğumuz gibi ben de durumun bu kadar farkında olmazdım sanırım.
Türkan Hoca iki aylık hamileyken görüyor cüzamlıları ilk…
Evet ve çok üzülüyor. Ardından nedir bu cüzam, nasıl bulaşır, tedavisi nedir diye sıkı bir araştırmaya girişiyor. Onun mücadelesi olmasaydı Türkiye’de cüzam hâlâ tabuydu.
Farah Diba ve cüzam!
Farah Diba’nın da Türkan Saylan’ın cüzamla mücadelesine olumlu bir katkısı olduğunu okuyoruz, hatta bir milat gibi..
Evet, çok ilginçtir o da, Cüzam Hastanesi’nde çalışmaya başladıktan sonra daha geniş kitleleri cüzam konusunda doğru bilgilendirmek adına Uğur Dündar‘a gidiyor ve otuz beş dakikalık bir program yapıyorlar. Görüntüler eşliğinde halka cüzam hastalarını sunuyorlar. O gün Farah Diba tesadüfen Türkiye’de ve haberlerde çıkıyor. Bir gazeteci Farah Diba’ya ‘boş zamanlarınızda ne yaparsınız’ diye soruyor. O da ‘vaktimi cüzamlılara ayırırım, onlar için proje üretirim’ diyor. Farah Diba’nın haberi bitiyor, reklamlar giriyor ardından da Uğur Dündar ile Türkan Saylan’ın cüzam programı yayımlanıyor. O zaman tek kanal var, Farah Diba da işin içine girince program daha çok dikkat çekiyor, ses getiriyor. Hastaneye birçok yardım yağıyor.
‘Hep koştum ben’ diyor, onu en iyi anlatan cümlelerden biri…
Yaptığı şeylere şöyle bir bakınca ki hepsini kronolojik sırada yazdım romanda. Listesi upuzun… İşte Sağlık Bakanlığı ile uzun mücadelelerden sonra imzalanan protokol ve 1976′da Cüzamla Savaş Derneği’nin kurulması… Unkapanı’nda bulunan Veremle Savaş Derneği’ne ait bir dispanseri, Cüzamla Savaş Dispanseri’ne dönüştürmeleri… Hiç hastasız kalmamaları… 1977′de İstanbul Tıp Fakültesi’nde Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezini kurması… Elazığ’da Cüzam Hastanesi… 1981′de Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanı oldu… Darbe geliyor ardındar, 1980 darbesi… Bu kısacık bir özeti… Erzurum’da o burs töreninde tesadüf ettiğimizde de Türkan Hoca kemoterapiden kalkıp gelmişti düşünün.
Çok teşekkür ederim Türkan Hanım.
Ayşe! (gülümsüyoruz, aaa diyoruz)
(‘) Düşünün ne kadar özdeşleştik kitapla Ayşe Hanım…
Ben bir ara Aylindim öyle seslenenler çoğunluktaydı. Şimdi de Türkan devrim başlıyor. Ama tabi nerede o günler ben Türkan Hanım’ın yüzde biri olamam.
Türkan-Tek ve Tek Başına/ Ayşe Kulin/ Everest Yayınları/ 332 s.
Fransa’da çarşaf tartışması
Fransa parlamentosunda çarşaf giyimi konusunda oluşturulan araştırma komisyonu, bugün içişleri, göç ve uyum ile çalışma bakanlarını dinledikten sonra, Temmuz ayından bu yana sürdürdüğü görüşmelerini tamamlayacak.
Paris- Komisyon, Ocak sonunda çalışmalarıyla ilgili hazırladığı raporu meclis ve senatoya sunacak.
Komünist Parti üyesi Andre Gerin’ın başkanlığını yaptığı komisyon, aralarında ülkedeki Müslüman dernekleri temsilcileri, tarihçi, sosyolog, yerel yönetim ve sivil toplum örgütleri temsilcileri de bulanan yaklaşık 50 kişiyi dinledi.
Komisyonun sunacağı rapor, ülkede çarşafın yasaklanıp yasaklanmaması konusuna büyük ölçüde açıklık getirecek.
Kadıköy’de ‘Dersim’ mitingi
Tunceli Dernekleri Federasyonu (TUFED), Kadıköy’de ”Dersim 38 Katliamdır-Arşivler Açılsın, Sorumlular Hesap Versin” mitingi düzenledi.
İstanbul- İstanbul Kadıköy Tepe Nautilus Alışveriş Merkezi önünde toplanan katılımcılar, ”Sürgünler kayıplar ve evlatlık alınanların listesi açıklansın” yazılı pankart açarak, ”Dersim onurdur, onuruna sahip çık”, ”Dersim faşizme mezar olacak”, ”Direnen halklar yenilmezler” şeklinde slogan atıp, Kadıköy İskele Meydanı’na kadar yürüdü.
TUFED, Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, bazı parti ve sivil toplum kuruluşları ile sendika ve dernek üyeleri, miting alanına emniyet güçlerinin kurduğu arama noktalarından geçerek girdi.
Mitingde konuşan Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, bu mitinge hak aramaya geldiklerini belirterek, ”Hukuk arıyoruz, eşitlik istiyoruz, tarihimizdeki karanlık noktaların aydınlığa kavuşturulmasını istiyoruz” dedi.
Dersim’in çağın Kerbela’sı olduğunu ileri süren Balkız, Madımak ve Maraş’ın, Dersim’in devamı olduğunu savundu. ”Biz bu topraklarda, güzel topraklarda hep böyle katliamlara mı maruz kalacağız?” diyen Balkız, insanların, toplumların tarihlerinde gurur duyacakları anların olduğunu ama bir o kadar da anımsamak istemedikleri, gündemlerine getirmek istemedikleri, yüzleşmek istemedikleri sayfaların da var olduğunu anlattı.
Tunceli Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Özkan Tuncer de atalarının haklarının ilk kez kamusal bir alanda dile getirildiğini belirterek, Dersimliler’in bu ülkede dürüstlükleri, adaletleri ve hukuka karşı saygılarıyla tanındığını söyledi.
”Bu utanç verici geçmişi utanç verici boyutlarıyla bilelim” diyen Tuncer, ”Bu konuda yüzleşelim ki adalet duygusunu egemen kılalım. Yüzleşelim, eşitlikler, özgürlükler ve kardeşlikler Türkiye’si kuralım” diye konuştu.
Güvenlik güçlerinin geniş güvenlik önlemleri aldığı miting, konserlerin ardından sona erdi. Kadıköy İskele Meydanına çıkan cadde ve sokaklar, mitinge katılanların dağılmasının ardından yeniden trafiğe açıldı.
Engelliler için sporda işbirliği protokolü
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), Türkiye Özel Sporcular Spor Federasyonu ve Türkiye Özel Sporcular Spor Eğitim ve Rehabilitasyon Derneği arasında, Bakanlığa bağlı özel eğitim kurumlarındaki öğrencilerin aktivitelere katılmalarına ilişkin protokol imzalandı.
Ankara- Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak‘ın da katıldığı imza töreninde, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Türkiye Özel Sporcular Spor Federasyonu Başkanı Tarık Bitlis ve Özel Sporcular Spor Eğitim ve Rehabilitasyon Derneği Onursal Başkanı Dilek Sabancı Milli Eğitim Bakanlığı, MEB Başöğretmen Salonu’nda işbirliği protokolüne imza attı. Törende konuşan Çubukçu, 3 Aralık’ın Dünya Özürlüler Günü olarak kutlandığını anımsatarak, bu günü böyle bir protokol ile anlamlandırmaktan mutluluk duyduğunu söyledi.
Çubukçu, 3 Aralık Dünya Özürlüler Günü’nün bir yandan engellilerin yaşadığı sorunları ve bu konuda yapılması gerekenleri öne çıkarırken, diğer yandan da toplumsal sorumlulukları devlete, yerel yönetimlere, sivil toplum kuruluşlarına hatırlattığını ifade etti. Engelliler ile ilgili yasanın büyük 2005 yılında çıkarıldığını ve bu alanda büyük mesafeler alındığını anlatan Çubukçu, bu yasayla engellilerin artık ”özel gereksinimlerinin karşılanması konusunda temel bir zemine kavuştuğunu” belirtti.
Engellilere yönelik çalışmalar hakkında bilgi veren Çubukçu, bugün engelli çocukların tamamına devletin eğitim desteği verdiğini, okullara ücretsiz taşındıklarını, bakıma muhtaç özürlü çocuğu bulunan ailelere asgari ücret tutarında evde bakım desteği verildiğini anlattı.
Birçok anne-babanın bile çocuklarının hiçbir şey yapamayacağını düşündüğünü söyleyen Çubukçu, bunun değişmesi gerektiğini belirtti. Çubukçu, ”Engelli bireylere fırsat verdiğimizde bizden hiçbir farkları olmadan bu hayata tam katılacaklarına inanmamız ve toplumu da inandırmamız gerekiyor” dedi.
Engelli bireylerin yaşadıkları sorunların aynı zamanda ülkenin sorunları olduğunu ifade eden Çubukçu, ”Bakanlığımızın temel hedefi engelli bireyi kendi kendine yetebilen, uyumlu davranışlar sergileyen, toplumsal hayata katılan bireyler haline getirmektir. Bu çabamızın sonuç vermesinde soru önemli bir araç olarak görmekteyiz” diye konuştu. Zihinsel engelleri bireylere yıllardır gönüllülük esasına göre hizmet veren Türkiye Özel Sporcular Spor Federasyonu Başkanlığı ve Türkiye Özel Sporcular Spor Eğitim ve Rehabilitasyon Derneği’nin engelli bireylere yönelik olumsuz algının değişmesinde bugüne kadar önemli katkıları olduğunu ifade eden Çubukçu, bu katkıya bugün büyük bir adım daha eklendiğini kaydetti.
Çubukçu, imzalanacak protokolle MEB’e bağlı özel eğitim okul ve kurumlarında eğitim gören lisanslı ve lisanssız öğrencilerin daha fazla fiziksel ve sosyal aktivitelere katılımlarının sağlanmasının, spor yoluyla fizik kondisyonlarının geliştirilmesinin, beceri ve yeteneklerinin geliştirilerek özgüven kazanmalarının, ulusal ve uluslararası oyun kurallarına uygun olarak yarışmalara katılmalarının amaçlandığını anlattı. Bugün birçok sivil toplum kuruluşunun ve tek tek bireylerin gönüllü olarak çaba gösterdiklerine tanık olduklarını dile getiren Çubukçu, öğretmenlerin de bu konuda fedakarlık gösterdiğini ifade etti. Çubukçu, ”Şimdi imzalayacağımız protokolle kulüplerimiz bünyesindeki lisanslı veya lisanssız öğrencilerimiz ile onların başarısı için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan öğretmenlerimiz için daha rahat bir ortamda çalışma imkanı sağlamış olacağız” dedi.
‘Temel Reis gibi hissediyorum’
Özel Sporcular Spor Eğitim ve Rehabilitasyon Derneği Onursal Başkanı Dilek Sabancı da protokolün imzalanmasından mutluluk duyduğunu belirterek, ‘’3 Aralık Dünya Özürlüler Günü’nde bir hayalimi gerçekleştiriyorum” diye konuştu. Dernekte 8-46 yaş arası özürlü sporcuların bulunduğunu ifade eden Sabancı, sporun yararlarını anlatarak, ”Ben bile spor yaptığım zaman kendimi Temel Reis gibi hissediyorum” dedi. Derneklerinin daha çok ”lisanssız sporculara” yönelik faaliyet gösterdiği söyleyen Sabancı, kendilerini destekleyen babası merhum Sakıp Sabancı’yı da andığını dile getirdi. Babasından söz ederken gözleri dolan Dilek Sabancı, ”Rahmetli babam herhalde gururludur. Bu yaptıklarımı görse ne kadar mutlu olacağını tahmin edebiliyorum. Eminim bir yerlerden görüyordur” diye konuştu.
Türkiye’de 10 milyona yakın engelli bulunduğunu söyleyen Sabancı, engellilerin sorunlarını çözmek için bu konunun ders müfredatlarına konulması ve insanlara ”farklı insanlara ön yargısız bakmanın öğretilmesi” gerektiğini kaydetti. Dilek Sabancı, imzalanacak protokolle hiçbir bürokratik engel olmadan çocukların rahatlıkla spor eğitimlerine katılabileceklerini belirterek, protokolle, ”kendisi derneğin başında olmadan da faaliyetler süreceği için mutlu olduğunu” ifade etti.
‘Ülkemiz açısından çok olumlu bir gelişme’
Bakan Özak, imza töreninden önce yaptığı konuşmada, özürlülere tanınan hakların her geçen gün arttığını belirterek, ”Bu durum ülkemiz açısından çok olumlu bir gelişmedir. Çünkü çağdaşlık insanı insan yapan değerlere saygıdır. Özürlülerimizi toplumun her kesimine kazandırmaya devam ediyoruz. Bize özürlülerimizi tanıtan, anlatan ve onlara gerekli ilgi, alakayı göstermemize öncülük eden çok değerli büyüğümüz Sakıp Sabancıyı da saygı ve şükranla anıyorum” dedi. İmzalanan bu protokolle engellilerin topluma kazandırılması bakımından çok önemli bir adım atıldığına dikkat çeken Bakan Özak, ”Spor gezegenimizin ortak tutkusudur. Spor insanları toplumla bütünleştiren en önemli unsurdur. Bu protokolle özürlü vatandaşlarımızı sporun içerisine yani günlük hayatın akışı içerisine alarak hem kendilerine olan güvenlerini kazanmalarını sağlamış olacağız, hem de ailelerin özürlü çocuklarına bakış açısını değiştirmiş olacağız. Gelişmişliğin en önemli unsurları bilim, teknoloji, sanat, kültür ve özellikle spordur. Nüfusumuzun sadece 2.5 milyonluk kısmı lisanslı sporcu, bu sayı çok az. Bu tür protokollerle daha çok sosyal ve fiziksel aktiviteye katılmasını, sosyal olgu ve becerilerinin gelişmesine katkı sağlamamız lazım” diye konuştu.
Yeni protokol yolda
Bakan Faruk Nafiz Özak, Milli Eğitim Bakanlığı ile yakında önemli bir protokole daha imza atacaklarını belirterek, şöyle konuştu: ”Her iki bakanlığın, beden eğitimi ve spor alanında, tesislerin ortak kullanımı, spor elemanlarının görevlendirilmesi, okul spor kulüplerinin kurulması ve Gençlik Spor Genel Müdürlüğü’nün faaliyetlerine dahil edilmesi konularını kapsayan protokolü yakında imzalayacağız. Bu protokol içerisinde öğrenci sporcuların özlük haklarının iyileştirilmesi de yer alacak.”
Özel Sporcular Spor Federasyonu Başkanı Tarık Bitlis de amaçlarının Türkiye genelinde 153 bin olan özürlü sporcu kulüplerinin sayısını daha da artırmak olduğunu ifade ederek, ”Bu protokolle, bu çocuklarımızın aileleriyle de işbirliği çerçevesinde amacımıza ulaşmak. Hedefimiz ise özürlü çocuklarımızın eğitim alanlarının yanına sporu da katmaya çalışmak” dedi. Konuşmaların ardında imzalanan işbirliği protokolünden sonra, Dilek Sabancı, Federasyon Başkanı Bitlis ve özürlü çocuklar her 2 bakana plaket verdiler.
Kayıp çocuklar için merkez
Bakan Kavaf, ulusal bilgi sistemi oluşturularak sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapılacağını söyledi.
Ankara Cumhuriyet Bürosu- Kadın, aile ve SHÇEK’den sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, kayıp çocukların bulunması için ulusal bilgi sistemi oluşturma aşamasında olduklarını söyledi. Kavaf, oluşturulacak proje ile kayıp çocukların bulunması için kamu ve sivil toplum kuruluşları arasında işbirliği ve koordinasyonun sağlanacağını ve ortak veri tabanı oluşturulacağını belirtti.
İstanbul Bağımsız Milletvekili Ahmet Tan’ın kayıp çocuklarla ilgili yazılı soru önergesini yanıtlayan Kavaf, SHÇEK’e bağlı kurumlarda kayıp çocuk bulunmadığını söyledi. Kayıp çocuklarla ilgili Kayıp Çocuklar Ulusal Bilgi Sistemi’nin oluşturulması için çalışmaların sürdüğü bilgisini veren Bakan Kavaf, söz konusu projenin SHÇEK koordinesinde Emniyet Genel Müdürlüğü, Türkiye Barolar Birliği ve Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’nın işbirliği ile başlatıldığını söyledi. Bakan Kavaf, söz konusu proje ile ülkede kaybolan çocukların bulunması için ulusal bilgi sistemi oluşturulacağını ifade etti.
Aile yapıları incelenecek
Böylece kamu ve sivil toplum kuruluşları arasında işbirliği ve koordinasyon sağlanacağını kaydeden Bakan Kavaf, “Oluşturulacak veri tabanından elde edilecek verilerle kayıp çocukların aile yapılarını incelemek, kayıp olaylarının nedenlerini ortaya koymak, konu ile ilgili toplumsal duyarlılığı arttırmak ve kayıp çocukların bulunmasında mümkün olan tüm imkânların kullanımını sağlayarak bu konuda etkinliği arttırmak amaçlanmaktadır” bilgisine yer verdi.
STK’ler hükümeti uyardı
Sivil Toplum Örgütleri, hükümetten kendilerini, demokratik açılım çerçevesinde hayata geçirilmesi planlanan insan hakları paketinin oluşturulmasında kurucu heyet olarak tanımalarını istedi.
Ankara- Aralarında Alevi Derneklerinin de bulunduğu 41 sivil toplum örgütü, Mülkiyeliler Birliği’nde ortak basın açıklaması yaptı. Alevi Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Cengiz Güleç, tüm kuruluşlar adına yaptığı açıklamada, İçişleri Bakanı Beşir Atalay‘ın TBMM Genel Kurulu’nda hükümetin insan hakları alanında yakın vadede yapacaklarına ilişkin bir paket program sunduğunu hatırlatarak, yürütülen sürecin endişe verici olduğunu kaydetti.
Konuya ilişkin başta Paris İlkeleri olmak üzere uluslararası ölçütlerin, bağımsızlığın ancak gerekli uzmanlık ve sivil toplumun katılımı ile sağlanabileceğini gösterdiğine dikkat çeken Güleç, şöyle dedi:
“Hükümetin bu kurumları bağımsız olarak nitelemesi yeterli olmayacağı gibi görünüşte çeşitli örgütlere görüşünün sorulması da bağımsızlığı sağlamaya yeterli değildir. Anılan kurumların yeni bürokratik birimler haline dönüşmemesinin ana koşulu hak ve özgürlükleri ihlal edilmiş/edilen grupları temsil eden örgütlerin sürecin tamamında kurucu unsur olarak var olmasıdır. Kurucu unsurdan anlaşılması gereken, hali hazırda bu örgütler dışlanarak oluşturulmuş taslaklar çerçevesinde ve yalnızca bu çerçeveyle sınırlı olarak yönlendirilmiş sorular etrafında şeklen görüş beyan etmeye çağırmak değil, bizzat bu örgütlerin yapılacak çalışmanın her aşamasında kurucu ve olmazsa olmaz asli unsur olarak kabul edildiği bir sürecinin işletilmesidir.”
İçişleri Bakanı’nın açıklamasından anlaşıldığı kadarıyla hükümetin tüm açıklık taleplerini hiçe sayarak ve ilgili bütün tarafları dışlayarak, bu paketi çok kısa bir süre içerisinde, oldu bittiye getirip Meclis’e sunmayı planladığını söyleyen Güleç, hükümeti kendilerini insan hakları paketinin oluşturulmasında kurucu heyet olarak tanımaya, şu ana kadar kamu idaresi tarafından oluşturulan tüm taslakları TBMM’ye sunmadan tartışmaya açmaya, tüm hazırlık süreçlerinde ilgili hak örgütlerinin katılımını sağlamaya davet etti.
Güleç, “Sürecin geldiği aşama ve önemi dikkate alınarak, işbu davetimizin Hükümet tarafından 26 Kasım 2009 tarihine kadar karşılıksız bırakılması halinde kurulacak tüm kurumların meşruiyetini açık bir şekilde sorgulayacağımızı ve teşhir edeceğimizi; ayrıca gerçekten etkin, bağımsız ve meşru alternatif yapıların oluşturulması için ulusal ve uluslararası düzeyde her türlü girişimde bulunacağımızı kamuoyuna ve hükümete duyururuz” diye konuştu.
“Öymen’in sözleri CHP’nin politikasıdır”
Gazetecilerin sorusu üzerine Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez, Onur Öymen’in “Dersim İsyanı”na ilişkin sözlerinin çok düşündürücü ve acı verici olduğunu söyledi. Bu konudaki görüşlerinin daha önce dile getirildiğini hatırlatan Geçmez, “Dersim’de yaşanlar bir insan hakları ihlalidir, biz bu sözleri CHP’nin politikası olarak görüyoruz” dedi.
İnternette telif hakları platformu
Sivil toplum kuruluşu ve gönüllülerden oluşan bir grup, ülkeden ülkeye farklılık gösteren telif hakları yasalarını ortak bir platformda takip etmek için internet sitesi kurdu.
Ankara- Telif hakları sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada önem arz eden konuların arasında yer alıyor. ABD ve bazı Avrupa ülkelerinde çok sert yasalarla korunan telif hakları, Rusya ve Çin gibi ülkelerde nispeten ”sahipsiz” kalıyor.
Bu konuda kurulan ”www.copyright-watch.org” internet sitesi, telif haklarının önemini işaret etmek ve bu konuyla ilgili kanun koyucuları ortak bir platformda buluşturmanın dışında çeşitli ülkelerde yer alan özgün eser sahiplerinin, ülkeden ülkeye farklılık gösteren telif haklarını inceleyebilmelerini amaçlıyor.
Tüm internet kullanıcılarına açık olan ve her geçen gün içeriği artan siteye, kullanıcılar da kendi ülkelerindeki yasalarla ilgili bilgi ve linkler de ekleyebiliyor.






Özürlü Vatandaşa İş Müjdesi!
Organ Çetesi Liderine 393 Yıl Hapis




