Gözlem istasyonu çalışmaları
Marmara Denizi’nde fay hattıyla ilgili ilk çalışmayı gerçekleştiren Fransız Le Suroit gemisinin, 4 Kasım-14 Aralık tarihleri arasında, AB’nin ”Avrupa Denizleri Gözlem Ağı İstasyonları (ESONET) Projesi” çerçevesinde Marmara Denizi’nde kurulacak deniz altı gözlem istasyonlarıyla ilgili yaptığı çalışmanın sonuçları açıklandı.
İstanbul- Beyoğlu’ndaki Fransız Sarayı’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Maden Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Naci Görür, uzun yıllardır Marmara Denizi’nde yürütülen araştırmaların ana hedefinin İstanbul’u bekleyen deprem riski olduğunu söyledi.
Marmara Denizi’nin, 1999 depreminden önce araştırılmadığını, o tarihten itibaren yapılan araştırmalarla da dünyanın en çok araştırılan denizi haline geldiğini anlatan Prof. Dr. Görür, bu süreçte iki ulusal, yedi uluslararası gemiyle yürütülen çalışmaların da sonuçlandığını anımsattı.
Prof. Dr. Görür, bu araştırmalarla, Marmara Denizi altındaki fay sisteminin geometrisi, boyutları, birbirleriyle olan ilişkileri, olası kırılmanın nasıl olacağı, İstanbul’un hangi bölgelerinin nasıl etkileneceği gibi konulara ışık tutulduğunu da belirterek, son araştırmayla da Marmara Denizi tabanındaki fayların bazı bölümlerinde gaz ve sıvı çıkışları olduğunun tespit edildiğini vurguladı.
Marmara Denizi’nde açığa çıkan gaz ve sıvının, denizaltında gözlem istasyonları kurularak kimyasal ve fiziksel olarak gözlemlenebileceğini ifade eden Prof. Dr. Görür, ”Marmara Denizi’nde kimyasal ve fiziksel değişimleri gözlemek bir bakıma deprem süreci başladığında depremin ayak seslerini önceden duymak anlamına gelir” dedi.
ESONET projesiyle tüm Avrupa denizlerinde kurulmak istenen deniz altı gözlem istasyonlarının, bu denizlerdeki deprem başta olmak üzere doğal tehlikeleri gözlemleyeceğini dile getiren Prof. Dr. Görür, bu projeye Marmara Denizi’nin de eklenmesinin önemli olduğunu vurguladı.
Proje çerçevesinde Marmara Denizi’nde kurulması planlanan gözlem istasyonlarının İTÜ, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesince işletileceğini kaydeden Prof. Dr. Görür, bu konuda yetkili kurumların ve merkezi yönetimin desteğini beklediklerini de söyledi.
Prof. Dr. Görür, Fransız araştırmacıların, Marmara Denizi’nin tabanına öncelikli olarak iki deprem istasyonu kurulmasını önerdiklerini belirtti.
Bilim adamlarının, 1999 depreminden sonra Marmara’da 30 yıl içinde deprem olacağını söylediğini anımsatan Prof. Dr. Görür, ”Artık Marmara’da deprem alarmı verildi. Deprem tehlikesi kapıda ve bu tehlike de geçmeyecektir. Bu alarmın ülkeyi yönetenlerce de ciddi alınması lazım” diye konuştu.
”Marmara Denizi tabanında gaz ve petrol çıkışları olduğunu tespit ettik”
Fransa Deniz Araştırmaları Enstitüsünden (IFREMER) Prof. Dr. Lois Geli de, Le Suroit gemisinin 4 Kasım-14 Aralık tarihleri arasında yaptığı çalışmalara ilişkin bilgi vererek, denizaltında faya yakın noktalarda gözlem istasyonlarının kurulmasının önemine işaret etti.
”Marmara Denizi tabanında gaz ve petrol çıkışları olduğunu tespit ettik” diyen Geli, bu çıkışların Küçükçekmece’nin güneyinde ve Tekirdağ ile Silivri arasında zirve yaptığının görüldüğünü anlattı.
Prof. Dr. Geli, gözlem istasyonlarının da bu bölgelere kurulmasını önerdiklerini söyledi.
IFREMER’den Prof. Dr. Roland Person da Marmara Denizi’nin ESONET projesi içinde yer almasının önemine dikkati çekerek, istasyonların sadece deprem için değil, çevre ve küresel ısınma konusunda da bilgi vereceğini dile getirdi.
İstasyon 2011′de faaliyette
İTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Namık Çağatay da, Fransızların önerdiği denizaltı gözlem istasyonlarından birinin Küçükçekmece’nin 12 kilometre güneyine, diğerinin de Marmara Adası’nın 15-20 kilometre kuzeyine kurulmasının planlandığını belirterek, ayrıca bir pilot istasyonun da Gebze’nin beş kilometre güneyine kurulduğunu anlattı.
”Gerekli kaynaklar bulunursa istasyonların 2011 yılında faaliyete geçmesi planlanıyor” diyen Prof. Dr. Çağatay, istasyonların işletme giderleri de dahil beş yıllık maliyetinin 10 milyon avro olacağının da hesaplandığını kaydetti.
Prof. Dr. Çağatay, Marmara’nın tümünün deprem riski altında olduğunu, ancak fayın nereden kırılacağını kimsenin bilmediğini de söyledi.
Toplantıya Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Herve Magro da ev sahipliği yaptı.
‘Yap-boz’ oyunu hobiye dönüştü
Karmaşık ve anlamsız duran parçaların düzgün bir biçimde bir araya getirilmesiyle oluşan yap-bozlar (puzzle), son zamanlarda özellikle kadınlar arasında hobiye dönüştü.
Bursa- Parçalardan oluşan bir resim veya fotoğrafın birleştirilmeye çalışılması mantığıyla oynanan yap-bozların, zorlukluklarına, parça sayılarına ve büyüklüklerine göre pek çok çeşidi bulunuyor. Bir yap-boz firmasının işletme müdürü Mehmet Hakan Karlar, yap-bozların son 4-5 yıldır ülkede çok ilgi görmeye başladığını söyledi. Karlar, yap-bozların çocuklarda zeka gelişimine destek olma, yetişkinlerde ise beyin cimnastiği yapma gibi bir işlevinin olduğunu ifade ederek, özellikle kış aylarında arkadaş grupları arasında adeta çılgınlığa dönüşen yap-bozların, sabahlara kadar başından kalkılamayan bir aktivite türü haline geldiğini belirtti.
‘Evinizi süsleyebilirsiniz’
Günlük hayatın stresinden uzaklaşmak isteyenlerin, güzel vakit geçirmek için başladığı yap-bozların, becerikli kadınların merakıyla zaman içinde keyif verici bir hobi haline geldiğini dile getiren Karlar, şöyle konuştu: ”Puzzle, son yıllarda yükselen bir trend haline geldi. Kimi yaptığı yap-bozu duvarını süslemek için kullanıyor, kimiyse yaptıktan sonra çerçeveletip arkadaşına armağan ediyor. Zeka gelişimi için çocuklara, hafıza kuvvetlendirmek için yaşlılara, menopoz veya andropozdaki kişilere yap-boz tavsiye ediliyor. Günümüzde tek başına rahatça vakit geçirilebilen yap-bozların, 18 bin parçaya kadar olanını bulmak bile mümkün. Yap-boz bitirildikten sonra bozulmaması ve parçalarının kaybolmaması için özel yap-boz tutkalıyla sabitleniyor. Toz ve sıvı halde olan bu tutkallar, bazı yap-boz markalarının kutularından çıkabiliyor. Tutkalın yap-bozu sabitlemesi yalnızca bir saat alıyor. Sabitlenen yap-boz mat camlı bir çerçeve ile kaplandıktan sonra güzel bir dekorasyon eşyası haline geliyor. Çerçeve kenarlarının yap-boza uygun renkte olmasıyla daha da güzel bir görüntü ortaya çıkıyor.”
Karlar, ünlü sanatçıların tabloları, manzara veya şarkıcı portrelerinden oluşan yap-bozların, en çok rağbet gösterilen grubu oluşturduğunu vurguladı. Yap-bozların fiyatlarının en çok bin ve bin 500 parçalı olanının rağbet gördüğüne değinerek, bir dekorasyon eşyası haline gelmesinin ardından özellikle internet ortamından yap-boz satışlarının 3-4 kat artığını sözlerine ekledi.
DTP’nin kapatılması davası
Anayasa Mahkemesi, DTP’nin kapatılması istemiyle açılan davayı 8 Aralık Salı günü esastan görüşecek.
Ankara- Yüksek Mahkeme, salı günü saat 09.30′da esastan görüşmek üzere davayı gündemine aldı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, DTP’nin ”Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine eylemlerin odağı” haline geldiği gerekçesiyle ”Temelli kapatılması” istemiyle dava açmıştı.
İddianamede, kapatma talebiyle birlikte Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Sebahat Tuncel, Osman Özçelik, İbrahim Binici, Sevahir Bayındır ve Fatma Kurtulan‘ın da aralarında bulunduğu 220 parti üyesi hakkında Anayasa’nın 69/9 ve Siyasi Partiler Yasası’nın 95. maddeleri uyarınca, siyasi yasaklılık kararı verilmesi de isteniyor.
Anayasa’ya göre bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilebilmesi için nitelikli çoğunluğun oyu aranacak. Buna göre, kapatma kararı için Anayasa Mahkemesi’nin 11 asıl üyesinin en az 7′sinin oyu gerekecek.
Eczacılar anahtar bıraktı
Eczacılar, yarın yürürlüğe girecek ilaç fiyatlarındaki düzenlemeleri protesto etmek için gerçekleştirecekleri 1 günlük kapatma eylemi öncesinde, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) önüne temsili olarak eczane anahtarlarını bıraktı.
Ankara- SGK binası önünde toplanan Türk Eczacıları Birliği (TEB) üyesi eczacılar, ilaç fiyatlarındaki düzenlemeyi ve SGK’yi protesto eden sloganlar attı.
Burada bir konuşma yapan TEB Başkanı Erdoğan Çolak, her geçen gün sağlığa erişim hakkı ve sağlık hizmeti sunma olanağının ellerinden alındığını söyledi.
Muayene ücretlerini artıran, birinci basamak sağlık hizmetlerini paralı hale getiren, sağlık çalışanlarının güvenceli çalışma haklarını ortadan kaldıran, sağlık ocaklarını kapatan ve kamu hastanelerini işletme haline dönüştüren yaklaşımın sağlıkta ”tasarruf” değil, yıkım yarattığını iddia eden Çolak, buna karşı sağlık meslek örgütleri olarak birlikte hareket edeceklerini söyledi.
Çolak, ”4 Aralık günü sağlıkta tasarruf adına 7 bin eczanenin kapanmasına ve bu eczanelerde çalışan sağlık emekçilerinin işsiz kalmasına neden olacak uygulamaların aynı zamanda halkın sağlığa erişimini kısıtlayacağını düşünüyoruz. Çözüm olarak eczanelerin bedelsiz kamulaştırılması yerine, yaratılan zararın ilaç sanayi tarafından karşılanması gerektiğini ifade ediyoruz” diye konuştu.
TEB Başkanı Çolak, sayıları 24 bine ulaşan ve sağlık çalışanı olarak hizmet sunmaya devam etmek isteyen eczacıların, tasarruf tedbirlerinin bedelini haksız yere ödemesinin karşısında olduklarını da söyledi.
SGK’nin ”alınan önlemlerinin eczacılara bedelinin yüzde 1.52 olduğu” yönündeki açıklamasını da eleştiren Çolak, bunun ”trajikomik bir olay” olduğunu kaydetti.
Çolak, ”Hem ‘ülkede ilaçta yüzde 60′a yakın indirim sağladığınızı’ söyleyeceksiniz, hem de ‘bunun eczacıya değen kısmının 1.52 olduğunu’ ifade edeceksiniz. Buna kargalar bile güler” dedi.
Eczacıları bölmeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini belirten Çolak, eczacıların yıllardır hizmet verdiğini, 2004 yılından beri ilaç fiyatlarındaki düşüşün bedelini eczacıların ödediğini, bugün de ödemeye devam ettiklerini öne sürdü.
Çolak, ”Bizi bölmelerine izin vermeyeceğiz. Bunu eczacılar 2001 yılında 15-16 Ocak’ta, geçen yıl 21 Aralık’ta gösterdiler. Bunu eczacılar 4 Aralık’ta görmeyenlere, duymayanlara bir kez daha gösterecekler” diye konuştu.
”Eczacıların bu süreçte bir kaç defa ödüllendirildiği” şeklinde açıklamalar yapıldığını hatırlatan Çolak, eczacıların hiçbir zaman ödüllendirilmediğini, direndiklerini ve haklarını aldıklarını söyledi.
Çolak, ”Bu ülkede eczacı, direnerek hakkını alacak. Eğer Türkiye’de sağlık sisteminin düzenli olmasını istiyorlarsa sağlığın muhataplarıyla görüşecekler ve onların iznini alacaklar. ‘Ben yaptım oldu’ mantığını terk edecekler, terk etmek zorundalar” dedi.
Hekimler, hemşireler, sağlık çalışanları olmadan sağlık sisteminin yürüyemeyeceğini kaydeden Çolak, bunların, meslek örgütlerinin görüşleri dikkate alınmadan sağlık sisteminin yürümesinin mümkün olmadığını savundu.
Ülkede sağlığın bedelini yurttaşın ve sağlık çalışanlarının ödediğini ifade eden Çolak, ”Ama bu ülkede sağlığı bozanlar bedel ödemiyorlar. Bunlar da bedel ödeyecekler. Bu duruma taşıyanlar istifa ederek bu bedeli ödemeliler” görüşünü dile getirdi.
Diyalog kapılarını sonuna kadar zorlamalarına rağmen mesafe alamadıklarını ifade eden Çolak, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Türkiye’de yarın başlayacak uygulama, 7 bin eczanenin 1 yıl içinde kapanmasına neden olacak. Ama SGK ’9 eczane kapanacak’ diyor. Türkiye’de zaten her yıl 700-800 eczane kapanıyor. Yani siz bu tedbirleri bu kadar ağır almadığınız zaman bile 700-800 eczane kapanıyor. Böyle bir açıklama olabilir mi? Sağduyudan, eczacıyı, sağlığı anlamaktan yoksun açıklamalar. Yarın eczacılar hep birlikte, tüm vatandaşlarımızla birlikte darabalarını kapatacaklar, ertesi gün açacaklar. Bu sorun çözülmezse bu talepler karşılanmazsa 11-13 Aralık arasında büyük kongre toplanacak, en radikal tedbirleri alacak, çünkü Türkiye’de 24 bin eczacıyı temsil eden bir örgüt meslektaşlarının kapanmasına göz yumamaz ve oralarda oturamaz. Bizi yarın duymazlarsa 11-13 Aralık’ta büyük kongreyi duyacaklar. Onu da duymazlarsa işte o zaman onlar açısından kıyamet kopacak.”
Çolak, zor bir yola girdiklerini ama eczacıların dün olduğu gibi sorunu bugün de çözeceklerini sözlerine ekledi.
Çolak’ın açıklamasının ardından eczacılar ellerindeki anahtarları SGK’nin önüne bıraktı. Çolak ve diğer yetkililer de üzerinde eczane logosu bulunan temsili anahtarları SGK binasının önüne koydu.
Eczacıların eylemine bazı partilerden milletvekilleri, Türk Tabipleri Birliği, Dişhekimleri Birliği ve Türk Hemşireler Derneği’nin de aralarında bulunduğu sağlık meslek örgütleri ve sendikaların yöneticileri ile üyeleri de destek verdi.
Öte yandan, Türk Eczacıları Birliği ve 51 eczacı odası adına yapılan ortak yazılı açıklamada, 7 bin eczanenin kaybedilmesi anlamına gelen herhangi bir uygulamada SGK ile mutabık kalınmasının söz konusu olmadığı belirtilerek, ”4 yıllık bir tarihi olan SGK, 54 yıllık tarihi olan meslek örgütümüzün gücünü bir kez daha sınamak istiyorsa 4 Aralık günü ona bu fırsatı vereceğiz” ifadesine yer verildi.
Atatürk ve Ülkü çizgi roman kahramanı olacak
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi torunu Ahmet Kemal Doğançay, Atatürk ile annesi Ülkü Adatepe’nin 6 yıl boyunca yaşadıklarını çizgi roman haline getirecek.
İstanbul- Atatürk’ün manevi torunu Ahmet Kemal Doğançay, annesi Ülkü Adatepe’nin, Atatürk’ün vasiyetinde yer alan 5 kızından biri olduğunu ve hala kızı olarak devletten maaş aldığını belirterek, diğer kızlarının da Sabiha Gökçen, Afet İnan, Nebile ve Rukiye olduğunu söyledi.
Atatürk’ün diğer kızı Zeliha’nın kendisinden önce öldüğünü ifade eden Doğançay, Atatürk’ün vasiyetinde Abdürrahim Tunçak’a evladı olarak yer vermediğini savundu. Doğançay, Tunçak’ın, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın evlatlığı olarak düşünülebileceğini kaydetti.
Zübeyde Hanım’ın, kendisinin anneannesi Vasfiye Hanım’ı evlatlık edindiğini belirten Doğançay, süreci şöyle anlattı:
”Atatürk, annemi sokaktan bulmuyor. Anneannemin annesi ve babası, Balkan Savaşında ölüyor. Dedesi anneannemi Zübeyde Hanım’a veriyor. Anneannemi, Zübeyde Hanım 1,5 yaşından itibaren büyütüyor. Zübeyde Hanım’ın vefatından sonra anneannem bir süre Mustafa Kemal’in kız kardeşi Makbule Hanım ile kalıyor. Atatürk, annesinin yadigarı olan anneannemle yakından ilgilenip, onu Gazi Orman Çiftliğinde istasyon şefliği yapan ve Fransızca da bilen dedemle evlendiriyor. Atatürk, anneannemin hamile olduğunu öğrenince, ‘erkek ya da kız bu çocuğun adı Ülkü olacak’ diyor. Annem, 26 Kasım 1932′de doğuyor. Atatürk, annemi ilk kez 40 günlük bebekken görüyor. Daha sonra Atatürk, annemi ve anneannemi yakına alıyor, sonra da ayrılmıyorlar. Atatürk, her gün annemle bir kaç saat oynarmış. Annem, okumayı, yazmayı, resim yapmayı hatta çatal-bıçak kullanmayı Atatürk’ten öğrenmiş. Atatürk, sonraki yıllarda anneme bir ev almış. Evi, kendi döşemiş, koltukları mobilyaları kendi taşımış.”
Atatürk’ün, küçük Ülkü’yü çok sevdiğini, ziyaretlerinde yanından ayırmadığını anlatan Doğançay, Ülkü’nün 1937 Cumhuriyet Balosu’nda giydiği kıyafeti Atatürk’ün tasarladığını ve diktirdiğini belirtti.
”Heide gibi…”
Ahmet Kemal Doğançay, Atatürk ile annesi Ülkü Adatepe’nin 6 yıl boyunca yaşadıklarını çocuklara yönelik çizgi roman haline getirmeye çalıştığını belirtti.
İlköğretim çocuklarına yönelik çalışmanın politik yanı olmayan, sevgiye, beraberliğe, birleştirmeye ve Atatürk’ün sıcakkanlılığını göstermeyi amaçladığını vurgulayan Doğançay, ”Heide tarzı bir çizgi roman olacak. Heide’nin de büyük dedesi vardı. İnsanlara dürüstlük, doğruluk mesajları veren her hikayenin içinde öğretici bir şey olacak” dedi.
Doğançay, 48 sayfadan oluşacak her kitabın içinde 2 hikaye olacağını ve serinin 12 kitapta tamamlanacağını ifade ederek, kitabı büyük boy ve renkli olarak tasarlayacaklarını söyledi.
Çizimleri ressamların yaptığını, kendisinin ise senaryosunu yazdığını belirten Doğançay, kitapları bir program içinde ilkokullara dağıtmayı düşündüğünü kaydetti.
”Çocuklara paralardaki, heykellerdeki değil de gerçek Atatürk’ü anlatmak istiyorum” diyen Doğançay, Atatürk doğru anlatılmadığı için problemler çıktığını ifade etti.
Boya kalemleri
Doğançay, çizgi romanda yer vereceği hikayelerden birini şöyle anlattı:
”Bir sabah erkenden kalkan Ülkü’ye, Atatürk’ün sabaha kadar çalıştığını söylemişler ve erken uyandırmamasını tembih etmişler. Ülkü de Atatürk’ün yatak odasının yakınındaki ayakkabı dolabındaki ayakkabılarla oynamaya başlamış. Sonra da Atatürk’ün ayakkabılarını boyamaya başlamış. Ayakkabılar üzerinde çeşit çeşit renkleri deneyen ve bu arada boyayı kendisine de süren Ülkü, Atatürk’ün sesi ile irkilmiş; ‘Ülkü ne yapıyorsun?’ Ülkü, ‘Galiba yanlış bir şey yaptım’ diye düşünürken Atatürk, sakin bir şekilde ‘Demek sen boya yapmayı seviyorsun, bugün bir şey keşfettik, üzülmeyip sevinmeliyiz. İnsan sevdiği şeylerde muvaffak olur, sana hemen boya takımları alalım, resimler yapar bana getirirsin’ demiş. Bu olaydan sonra Ülkü’ye boya kalemleri ve defter alınmış. Ülkü de yaptığı her resmi Atatürk’e göstermiş. Atatürk de Ülkü’nün defterlerini büyük bir ciddiyetle incelemiş.”
STK’ler hükümeti uyardı
Sivil Toplum Örgütleri, hükümetten kendilerini, demokratik açılım çerçevesinde hayata geçirilmesi planlanan insan hakları paketinin oluşturulmasında kurucu heyet olarak tanımalarını istedi.
Ankara- Aralarında Alevi Derneklerinin de bulunduğu 41 sivil toplum örgütü, Mülkiyeliler Birliği’nde ortak basın açıklaması yaptı. Alevi Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Cengiz Güleç, tüm kuruluşlar adına yaptığı açıklamada, İçişleri Bakanı Beşir Atalay‘ın TBMM Genel Kurulu’nda hükümetin insan hakları alanında yakın vadede yapacaklarına ilişkin bir paket program sunduğunu hatırlatarak, yürütülen sürecin endişe verici olduğunu kaydetti.
Konuya ilişkin başta Paris İlkeleri olmak üzere uluslararası ölçütlerin, bağımsızlığın ancak gerekli uzmanlık ve sivil toplumun katılımı ile sağlanabileceğini gösterdiğine dikkat çeken Güleç, şöyle dedi:
“Hükümetin bu kurumları bağımsız olarak nitelemesi yeterli olmayacağı gibi görünüşte çeşitli örgütlere görüşünün sorulması da bağımsızlığı sağlamaya yeterli değildir. Anılan kurumların yeni bürokratik birimler haline dönüşmemesinin ana koşulu hak ve özgürlükleri ihlal edilmiş/edilen grupları temsil eden örgütlerin sürecin tamamında kurucu unsur olarak var olmasıdır. Kurucu unsurdan anlaşılması gereken, hali hazırda bu örgütler dışlanarak oluşturulmuş taslaklar çerçevesinde ve yalnızca bu çerçeveyle sınırlı olarak yönlendirilmiş sorular etrafında şeklen görüş beyan etmeye çağırmak değil, bizzat bu örgütlerin yapılacak çalışmanın her aşamasında kurucu ve olmazsa olmaz asli unsur olarak kabul edildiği bir sürecinin işletilmesidir.”
İçişleri Bakanı’nın açıklamasından anlaşıldığı kadarıyla hükümetin tüm açıklık taleplerini hiçe sayarak ve ilgili bütün tarafları dışlayarak, bu paketi çok kısa bir süre içerisinde, oldu bittiye getirip Meclis’e sunmayı planladığını söyleyen Güleç, hükümeti kendilerini insan hakları paketinin oluşturulmasında kurucu heyet olarak tanımaya, şu ana kadar kamu idaresi tarafından oluşturulan tüm taslakları TBMM’ye sunmadan tartışmaya açmaya, tüm hazırlık süreçlerinde ilgili hak örgütlerinin katılımını sağlamaya davet etti.
Güleç, “Sürecin geldiği aşama ve önemi dikkate alınarak, işbu davetimizin Hükümet tarafından 26 Kasım 2009 tarihine kadar karşılıksız bırakılması halinde kurulacak tüm kurumların meşruiyetini açık bir şekilde sorgulayacağımızı ve teşhir edeceğimizi; ayrıca gerçekten etkin, bağımsız ve meşru alternatif yapıların oluşturulması için ulusal ve uluslararası düzeyde her türlü girişimde bulunacağımızı kamuoyuna ve hükümete duyururuz” diye konuştu.
“Öymen’in sözleri CHP’nin politikasıdır”
Gazetecilerin sorusu üzerine Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez, Onur Öymen’in “Dersim İsyanı”na ilişkin sözlerinin çok düşündürücü ve acı verici olduğunu söyledi. Bu konudaki görüşlerinin daha önce dile getirildiğini hatırlatan Geçmez, “Dersim’de yaşanlar bir insan hakları ihlalidir, biz bu sözleri CHP’nin politikası olarak görüyoruz” dedi.
Bakan Ergin’den AKP’lilere ‘dinlenme’ savunması
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda son günlerde Yargıtay ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın santral telefonlarının dinlendiği iddialarıyla başlayıp, “yürütmenin yargıyı kuşatma girişimi”ne değin uzanan iddialara yanıt verdi.
Ankara- Son günlerde kamuoyunun hedefi haline gelen Adalet Bakanı Sadullah Ergin, AKP’nin hafta sonu gerçekleşen Kızılcahamam Kampı’nda, milletvekillerine telekulak iddialarıyla ilgili 14 sayfalık bir bilgi notu sundu. “Bilgi Notu” başlığı adı altında milletvekillerine dağıtılan 14 sayfalık metinde telekulak iddiaları rakam ve grafiklerle anlatıldı. Adalet Bakanı Ergin’in milletvekillerine dağıttığı metinde, “Hukuk devleti, kuvvetler ayrılğı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, hakim ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma işlemleri, yargı mensuplarının baskı altına alındığı iddiaları, teknik hakimlerin durumu ve çözüm önerileri” iddialar ve çözüm önerileri ayrıntılı bir şekilde ifade edildi.
Hukuk devleti
Hukuk devleti tanımının da yer aldığı metinde; “Hukuk devletinde kurallara uymak bakımından devlet ile vatandaş arasında bir fark yoktur. Hukuka uymak sadece vatandaş için değil, devlet içinde bir zorunluluktur. Yasama yürütme ve yargı organları, Anayasa hükümleri ve temel hukuk kuralları ile bağlıdır” denildi. Demokratik hukuk devletinin gereklerinden birisinin de kuvvetler ayrılığı olduğu vurgulanarak, “Yasama ve yürütmenin yargıya müdahalesi, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayırımı prensibini ortadan kaldıracağı gibi, yargının da yasama ve yürütmenin yerine geçerek karar vermesi; demokrasi ve hukuk devletini ortadan kaldırarak hakimler devletine yer açacaktır” ifadelerine altı çizilerek yer verildi.
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının anlatıldığı metinde, Anayasa’nın ilgili maddelerine göndermelerde bulunuldu. Yargı bağımsızlığının yargı üzerinde iç ve dış etkilerin bulunmaması ile sağlanabileceği vurgulandı. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ise milletvekillerine şu ifadelerle anlatıldı: “Devlet kurumlarından ve her türlü baskı gruplarından gelen bütün müdanaleler dış etkiyi, yargıyı kendi içinden gelen müdahaleler ise iç etkiyi oluşturur. Tarafsızlık ise yargısal görevin yerine getirilmesinde bir tarafın lehine davranmamak veya önyargılı olmamaktır.”
İnceleme ve soruşturma Adalet Bakanlığı’nın iznindedir
Adalet Bakanı Ergin’in, milletvekillerine sunduğu metinde, hakimler ve savcılar hakkında inceleme ve soruşturma işlemleri hakkında da geniş bilgiler yer aldı. Yargı mensuplarının görevlerini icra ederken hukuk kuralları içerisinde hareket etme zorululuğu içerisinde olduklarına dikkat çekildi ve “Bağımsızlık hakim ve savcıların kurallara uyma mecburiyetini ortadan kaldırmaz” denildi.
Hakim ve savcıların zaman zaman kuralları çiğnediği belirtilerek, bu nedenle haklarında inceleme ve soruşturmaların açıldığına dikkat çekildi. Metinde hakim ve savcıların neden disiplin cezası aldığı da şu gerekçelerle anlatıldı: “Hakim ve savcıların görevden doğan veya görev sırasında işledikleri suçları, sıfat ve görevleri gereğine uymayan tutum ve davranışları nedeniyle haklarında inceleme ve soruşturma yapılması Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlıdır. Basında Yargıtay santralinin dinlendiği ve Yargıtay üyeleri hakkında soruşturma yapıldığı gibi yanlış bilgiler yer almaktadır. Oysa ki Yargıtay santralinin dinlettirilmesi veya Yargıtay üyeleri hakkında soruşturma yapılması hiçbir şekilde söz konusu değildir.”
Yargı mensuplarının baskı altına alındığı iddialarına geniş yer veren Ergin, incelemeler ve soruşturmalar sırasında müfettişler tarafından iletişim dinlenmesinin ve tespiti yönündeki taleplerinin hepsinin kabul edilmesinin söz konusu olmadığı gibi reddedilen taleplerin olduğunu da belirtildi.
Müsteşar kalmalı ısrarı
Milletvekillerine dağıtılan 14 sayfalık bilgi notunda hukuk dışı dinlemelere karşı çözüm önerileri de sunuldu. Yargı Reformu Strateji Belgesine atıfta bulunularak şu çözüm önerileri getirildi:
-Teftiş Kurulu Başkanlığının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanması, hakim ve savcıların denetiminin kurul bünyesinde gerçekleştirilmesi,
-Halen Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nde yürütülen, hakim ve savcıların denetiminin kurul bünyesinde gerçekleştirilmesi,
-Personel Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen sekretarya hizmetlerinin kurula devredilmesi,
-HSYK geniş tabanlı temsil esasına göre oluşturulmalı, Yargıtay ve Danıştay genel kurullarınca doğrudan seçilen üyeler aracılığıyla temsil edilecektir. HSYK üç daire şeklinde yapılandırılacaktır. HSYK’nın kararlarına karşı etkili bir başvuru yolu getirilecek, meslekten ihraca yönelik kararlarına karşı yargı yolu açılacaktır.
-Parlamento ile ilişkileri sağlamak ve hesap verilebilirlik açısından Adalet Bakanlığı’nın bakanlık ile ilişkileri koordine etmek için Bakanlık Müsteşarının HSYK’da bulunması sağlanacaktır.
Öte yandan, milletvekillerine sunulan bilgi notunda, son 11 yılda hakim ve Cumhuriyet savcılarının şikayet sayıları da grafiklerle ayrıntılı bir şekilde anlatıldı. Bilgi notuna göre, 11 bin 206 hakim ve savcı görev başında bulunuyor. Son beş yılda toplam şikayet sayısının 20 bin 443 olduğu belirtilen bilgi notuna göre, bu şikayetlerden bin 209′unda soruşturma ve kovuşturmaya izin verildi ve sadece 6 dosyaya ilişkin dinleme talep edildi. Toplamda da 69 hakim ve savcı mahkeme kararı ile dinlendi. Bilgi notunda, bin 209 soruştura ve kovuşturma dosyasından 6′sında Adelet Bakanlığı müfettişlerince mahkemelerden dinleme kararı alındığı görülüyor. Bilgi notunda söz konusu 6 dosyadan birinde 56 kişi olmak üzere, toplam 69 hakim ve savcının mahkeme kararı ile dinlendiği ifade ediliyor.
ÇED ELEKTRİK PİYASASINA DA GİRDİ
30 Eylül 2009 admin
Kategori: Basından Kısa kısa
ANKARA (AA)- Guncel – Elektrik Piyasası Lisans yönetmeliğindeki
değişiklikle, ÇED sürecinin tamamlanması, lisans almanın ön koşulu haline
getirildi.
Haber K?sa k?sa






Özürlü Vatandaşa İş Müjdesi!
Organ Çetesi Liderine 393 Yıl Hapis




