Kpss, Memur, Atama haber


Google, Fransa’da mahkum oldu

18 Aralık 2009 admin  
Kategori: Gundem

9334 Google, Fransada mahkum olduDünyanın önde gelen internet arama motorlarından Google, Fransa’da yayınevlerinden izin almadan, basılan kitaplardan alıntıları internet ortamına koyduğu gerekçesiyle mahkum oldu.

Paris- Paris Mahkemesi, izin almadan, basılan kitapların alıntılarını internet ortamında yayımlayarak telif haklarını ihlal ettiği görüşüne vararak Amerikalı Google şirketine 300 bin Avro para cezası verdi.

Mahkeme ayrıca, kitapların yayımlanan bölümlerinin internet ortamından kaldırılmasına hükmetti. Google, daha önceki duruşmalarda, “Paris Mahkemesi’nin bu tür bir şikayet başvurusuna bakmaya ehil olmadığını” ileri sürmüş ve “Bu tür bir ihlal kararının internet kullanıcılarının haklarının ihlali anlamına gelebileceğini” iddia etmişti.

Fransız yayınevleri, Seuil, Delachaux-Niestle ve Harry N. Abrams ile Ulusal Yayınevleri Sendikası ve Edebiyat Kurumu, Google hakkında, telif haklarına aykırı hareket ettiği gerekçesiyle Fransız mahkemesine başvurmuştu.

Fransız yayınevlerinin sahibi La Martiniere, mahkemeye yaptığı başvuruda 15 milyon Avro talep etmişti.

Fakültesi, Vasfiye Özkoçak’ı sergiyle sevindirdi

18 Aralık 2009 admin  
Kategori: Gundem

37527 Fakültesi, Vasfiye Özkoçakı sergiyle sevindirdiTürkiye’nin ilk kadın polis muhabiri 86 yaşındaki Vasfiye Özkoçak, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde adına düzenlenen sergiyi ziyaret etti. Özkoçak, 57 yıl önce mezun olduğu fakültenin bugünkü öğrencileriyle bir araya gelerek kendi öğrencilik anılarını tazeledi.

İstanbul- İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Suat Gezgin tarafından karşılanan Vasfiye Özkoçak, 1952’de mezun olduğu, o zamanki adı İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü olan günümüzün İletişim Fakültesi’nde anılarını tazeledi.

Türkiye’nin yaşayan en eski kadın gazetecilerinden olan Özkoçak, fakültede adına açılan fotoğraf, resim, kitap, plaket ve ödül gibi anı objelerinden oluşan sergiyi gezdi. Sergiyi ve “oğlum” dediği İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Suat Gezgin’i ziyarete geldiğini belirten Özkoçak, gazetecilik yaşamını yansıtan fotoğrafları ilgiyle inceledi. Özkoçak, öğrencilere gazetecilik anılarından kesitler anlatarak, adeta gençlik yıllarına geri döndü.

İletişim Fakültesi’nden övgüyle söz eden Vasfiye Özkoçak, “Burası bir başka alem. İletişim dediklerinde çok mutlu oluyorum. Böyle samimi, öğrencilerine böyle içten davranan hocalar kalmadı artık. Suat Gezgin benim her şeyim, oğlum gibidir, öğrencileri de onu çok sever” şeklinde konuştu.

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin radyo canlı yayın aracını da gezen Özkoçak’la öğrenciler, bir radyo söyleşisi kaydı yaptı. Özkoçak, İletişim Fakültesi’nde bulunmaktan çok mutlu olduğunu söyledi.

 

Vasfiye Özkoçak kimdir?

Türkiye’nin ilk kadın polis muhabiri Vasfiye Özkoçak, 1923’de Tokat Zile’de doğdu. 1948’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Enstitüsü’nü, 1952’de de İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitiren ve aynı yıl Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başlayan Özkoçak,  kısa sürede mesleğinde başarı göstererek İstihbarat Şefliğine yükseldi. Yazı İşleri Müdürlüğü teklifini kabul etmeyen Özkoçak, daha sonra kendi isteğiyle gazeteden ayrıldı. 1960 yılında Abdi İpekçi’nin çağrısı üzerine Milliyet gazetesine geçerek adliye muhabirliğinde bir ‘marka’  oldu. “Adliye Koridorları” yazı dizisiyle dikkat çeken Özkoçak, artık Babıali’nin “Vasfiye Ablası”ydı.

Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şube Başkanlığı ve daha sonra Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Balotaj Kurulu Başkanlığı yapan ilk kadın olan Özkoçak, Türkiye’nin Gazetecilik Enstitüsü’nden mezun ilk kadın muhabiri olarak hep ilklere imza attı. Özkoçak bugün 86 yaşında ve gazetecilik heyecanını hâlâ onurla yaşıyor.

Almanya ile İsrail arasında “Kafka davası”

18 Aralık 2009 admin  
Kategori: Gundem

37515 Almanya ile İsrail arasında Kafka davasıİsrail ve Alman makamları arasında Avusturyalı yazar Franz Kafka’ya ait bir el yazmasıyla ilgili olarak uzun yıllardan beri süren tartışmanın yeniden alevlendiği bildirildi.

Berlin- Almanya’nın güneybatısındaki Marbach Alman Edebiyat Arşivinin yöneticileri, 20. yüzyılın ve modern Alman edebiyatının önde gelen yazarlarından Kafka’nın “Dava” adlı romanın özgün el yazmasını isteyen İsrail Ulusal Kütüphanesine olumsuz cevap verdi.

El yazmasının bulunduğu Marbach Arşivi Müdürü Ulrich Raulff, İsrailli yetkililerin isteğinin “hukuki, tarihi veya ahlaki dayanağı olmadığını” ifade etti.

Alman Die Zeit dergisi, bu el yazmasının edebi değeri kadar parasal değerinin de yüksek olduğunu yazdı.

Ulrich Raulff AFP’ye yaptığı açıklamada, Kafka’nın el yazmalarının fiyatının çok arttığını ve üzerlerinde spekülasyon yapıldığını söyledi.

Kafka’nın, 1922 yılında arkadaşı Max Brod’a yazdığı 8 sayfalık mektup, geçen kasım ayı sonunda İsviçre’nin Bale kentinde düzenlenen bir açık artırmada yaklaşık 82 bin 600 Avro’ya satılmıştı.

Yahudi asıllı olan ve 1883 yılında Prag’da doğan Franz Kafka, 1924 yılındaki ölümünden kısa bir süre önce en yakın arkadaşlarından Yahudi asıllı Alman edebiyatçı Max Brod’a bir mektup göndererek, tüm el yazmalarının yakılmasını istemiş.

Ancak Kafka’nın bu isteğini yerine getirmeyen Brod, 1939 yılında Nazilerin baskısı üzerine gittiği İsrail’e Kafka’nın el yazmalarını da götürmüş ve aralarında “Dava” ile “Şato”nun da bulunduğu bazı önemli eserlerin ilk kez yayımlanmasını sağlamış.

Max Brod, 1968 yılında ölünce, “Dava”nın el yazması, diğer pek çok el yazması gibi sekreteri Esther Hoffe’ye miras olarak kalmış. Hoffe, aralarında “Dava”‘nın da bulunduğu el yazmalarının bir bölümünü satmış. Hoffe’nin elden çıkardığı el yazmaları, 1988 yılında Londra’da Sotheby’s müzayede evi tarafından açık artırmayla yaklaşık 1,7 milyon avroya Marbach Arşivine satılmış.

Marbach Arşivi Müdürü Raulff, “El yazmalarının bize satıldığı dönemde hiç kimse bu satışı eleştirmedi” dedi.

Mİirasın öyküsü

Kafka’nın hiçbir zaman İsrail topraklarına ayak basmadığını, “Dava”‘nın el yazmasının da diğerleriyle birlikte Brod tarafından 1945 yılında Esther Hoffe’ye kalmasını vasiyet ettiğini belirten Raulff, “1956 yılından beri el yazmaları bir İsviçre bankasının kasasında muhafaza edilmiş” dedi.

Raulff, “Max Brod’un 1968 yılında vefatından sonra bir İsrail mahkemesi, 1974′te Brod’un el yazmalarını Hoffe’ye miras bıraktığını teyit etti” diye konuştu.

2007 yılında hayata veda eden Hoffe, sattıklarından geriye kalan el yazmalarını kızları Ruth ve Eva’ya miras bırakmış.

İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki bir mahkemenin, Ruth ve Eva’nın el yazmalarını hukuken sahibi olup olamayacağını araştırdığı belirtildi.

İsrail Ulusal Kütüphanesinin avukatı Meir Heller, el yazmalarının bir bölümünün İsrail’de, bir bölümünün Marbach’ta, başka bir bölümünün de İsviçre’de kasada durduğunu söyledi.
Heller, bu durumun yarattığı hukuki sorunu mahkemenin çözeceğini belirterek, mahkemenin kararını ocak ayında vereceğini sözlerine ekledi.

Marbach Arşivi Müdürü Raulff ise el yazmalarının muhafazası için, Marbach’ın adının Max Brod ve Esther Hoffe’nin vasiyetlerinde geçtiğini öne sürdü.

Raulff, İngiltere’deki Oxford kentinde bulunan bir kütüphaneden sonra, Kafka’ya ait en geniş özgün el yazmaları koleksiyonuna sahip olan Marbach Arşivinin, dünyada edebi eserleri arşivleme konusunda en yetkin kuruluş olduğunu savundu.

4 bin yıllık tohum çimlendi

15 Aralık 2009 admin  
Kategori: Gundem

37185 4 bin yıllık tohum çimlendi Kütahya Seyitömer Höyüğü’nde, Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nce yürütülen kazıda bulunan ve 4 bin yıl öncesine ait olduğu belirlenen 3 tohumdan biri, toprağa ekildikten sonra çimlendi.

Kütahya - Kazı Grubu Başkanlığını da yürüten DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nejat Bilgen,  il merkezine yaklaşık 27 kilometre uzaklıktaki alanda geçen yıl yapılan kazıda, höyüğün güneydoğusunda bir yapının içerisindeki kapta bitki tohumları bulunduğunu bildirdi.

Orta Tunç Çağı dönemine ait olduğunu tespit ettikleri katmandaki tohumların yaklaşık 4 bin yıllık olduğunu belirten Prof. Dr. Bilgen, tohumların yapının içinde ve orijinal yerinde buldukları kaplar arasında birinin içinde olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Bilgen, höyükte çok sayıda tohum bulduklarını, ancak birçoğunun yandığını gördüklerini ifade ederek, şöyle konuştu:

”Son bulduğumuz üç tohum, kabın bir kısmının dışına taşmıştı. Kap kırıldığı için bu şekilde bulduğumuzu düşünüyoruz. Tohumlardan bazılarını incelemeye almıştık. Yaklaşık iki yıldır bu çalışmayı yürütüyoruz. Geçen yıl yaptığımız çimlendirme denemesinden olumlu sonuç alamadık ve başarılı olamadık. Bu yıl bu tohumlardan birini yeşertmeyi başardık. Bundan yaklaşık 4 bin yıl öncesine ait toprak altından çıkmış bir tohum yeşerdi. Bu tohumdan çimlenen bitki, canlı halde bilim dünyasına sunulmak ve üzerinde çeşitli analizler yapılmak üzere inceleniyor.”

Tohumların bulunduğu kabın yer aldığı yapının depo olarak kullanıldığını tahmin ettiklerini belirten Prof. Dr. Bilgen, ”Sözü edilen kabın yanı sıra mekanda çok sayıda kap ele geçmiştir. Tüm bu özellikleriyle mekanın depolama amaçlı kullanılmış olabileceği düşünülmektedir” diye konuştu.
 

Genetiği değiştirilmemiş mercimek tohumu

DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nüket Bingöl, höyükte bulunan üç tohumdan birini geçen yıl toprağa ektiğini, ancak çimlendiği halde kuruduğunu, diğerinin ise yağ analizlerinin yapılması amacıyla İstanbul’a gönderildiğini anlattı.

Yrd. Doç. Dr. Bingöl, üçüncü tohumu yaklaşık üç ay önce toprağa ektiğini, bunun da çimlendiğini belirtti.

Bu tohumun yaklaşık 4 bin yıl öncesine ait olduğunu ifade eden Yrd. Doç. Dr. Bingöl, şöyle devam etti:

”Bilimsel olarak yolun başındayız. Öncelikle diğer tohumlarla beraber bunların yaş tayininin yapılması ve günümüzde yetişen mercimeklerle karşılaştırılması gerekiyor. Her ne kadar arkeolojik kazılarda buluntunun içinden çıktıysa da bunu bilimsel olarak kanıtlamalıyız. Bu tohumların dışarıdan gelip gelmediğini incelememiz gerekiyor. Henüz bir iki aylık çalışma sürecindeyiz, bahara doğru yavaş yavaş sonuçlarını almış olacağız. Ancak çimlenmesi çok büyük bir gelişme. Günümüzde bilinen mercimek bitkileri gibi çok kuvvetli değil, oldukça cılız bir bitki. En kısa zamanda tek beklentimiz çiçeklenip tohum üretebilmesidir. Çiçeklenip tohum üretebilirse son zamanlarda çok güncel olan organik ve Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) özelliğini taşıyan bitkiler açısından bizim elimizde çok önemli bir veri olacak. Çok eski zamanlara ait, hiç genetiğiyle oynanmamış, herhangi bir değişikliğe uğramamış, organik olarak elde edilmiş tohumların ilki olacak.”
 

”Tohumu canlı bulmamız için sürpriz oldu”

Yrd. Doç. Dr. Bingöl, bu tohumun bir mercimeğe ait olduğunu belirlediklerine işaret ederek, mercimeğin çok fazla suya ve sıcaklığa ihtiyaç duymadan kurak ortamda yetişebildiğini kaydetti.

Mercimeğin kazı yapılan alanda yetişebilecek bir bitki türü olduğunu dile getiren Yrd. Doç. Dr. Bingöl, şu bilgiyi verdi:

”Arpa, mercimek, buğday, bunların hepsi Anadolu kökenli bitkilerdir ve orijini Anadolu’dur. O yüzden bizim için bu tohumları burada bulmamız çok sürpriz olmadı. Tohumu canlı bulmamız bizim için sürpriz oldu. Bu da tamamen höyüğün yapısından kaynaklanıyor. Höyükte yangın çıkıyor, çöküyor ve tohumlar içerisinde canlı kalabiliyor. Şans eseri bu tohumları bulduk ve değerlendirdik.

Şu an için bu tohumların mercimek olduğunu söyleyebiliyoruz, ancak yine de normal mercimekten morfolojik bazı farklılıkları var. Tamamen yaptığımız çalışmalar sonucunda belli olacak. Tohum vermesi halinde organik, hiçbir şekilde genetiğiyle oynanmamış, orijinal bitki olacak. Her zaman için orijinal tohumlar diğerlerine göre daha zayıftır. Belki ülke ekonomisine fazla bir katkı sağlamayacak, ancak bazı üniversitelerde başlatılmış eski tohumların toplanması yönündeki çalışmalara önayak olacağız.”

Yrd. Doç. Dr. Bingöl, yüzyıllar öncesinden bitki tohumlarının yeşerdiğine ilişkin daha önce yurt içi ve yurt dışında örnekler bulunduğunu hatırlatarak, Japonya’da manolya bitkisine ait tohumun günümüzdeki manolya bitkisinden farklı morfolojik özellikler taşıdığını bildiklerini sözlerine ekledi.
 

Seyitömer Höyüğü’ndeki kazılar

Seyitömer Höyüğü’ndeki kazı çalışmaları, altındaki 12 milyon ton kömürün ekonomiye kazandırılması amacıyla 1989 yılında Eskişehir Müze Müdürlüğünce başlatıldı.
Afyonkarahisar Müze Müdürlüğünün 1990-1995 yılları arasında yürüttüğü çalışmalar, 2006 yılından itibaren DPÜ Arkeoloji Bölümünce ele alındı.

TKİ Genel Müdürlüğü ve DPÜ Rektörlüğü arasında imzalanan protokol gereğince her yıl 6′şar aylık dönemler halinde yürütülen kazı çalışmalarının 2010′da tamamlanması ve höyüğün kaldırılmasının ardından yaklaşık 500 milyon lira değere sahip linyit kömürünün çıkarılmaya başlanması hedefleniyor.

Kazı ve buluntuların sınıflandırılması çalışmaları, DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nejat Bilgen ve öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Gökhan Coşkun gözetiminde sürdürülüyor.
 

Doğu hep kötüdür Batı hep iyi…

05 Aralık 2009 admin  
Kategori: Gundem

36745 Doğu hep kötüdür Batı hep iyi...Türkolog ve yazar Beatrix Caner, vasat olduğu iddia edilen bir yazara Nobel ödülü verilmesini değerlendirdi. Müller’in romanlarında çoğunlukla Çavuşesku rejimini eleştirdiğini anlatan Caner, yazarın son romanının da komünist rejim hakkında hastalıklı bir nefret içerdiğini söylüyor.

Cumhuriyet/ Hafta Sonu- Müller’in adını ünlü Türkolog ve İslambilimci Annemarie Schimmel’le ilgili olumsuz değerlendirmeleriyle duyurduğunu söyleyen Caner, yazarı ırkçı olarak tanımlıyor. Caner, Nobel ödülünün de Batı’ya bir övgü olduğunu düşünüyor.

2009 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Herta Müller, bu hafta içinde Stockholmde ödülünü alacak ve yazınsal kimliğiyle ilgili açıklamalarda bulunacak. Herta Müller gibi Romanyada doğup büyüyen ve çalışmalarını Frankfurtta sürdüren yazar-yayıncı Beatrix Caner, Nobelin geldiği nokta ve Müllerin edebi anlamıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

- Sizce bu yılki Nobel Edebiyat Ödülünün Herta Müller gibi vasat olduğu iddia edilen bir yazara verilmesi, nasıl bir anlam taşıyor?

Herta Müller 1984te Federal Almanyaya geldiğinden beri hem kendisi hem o zamanki eşi, yazar Richard Wagner, Alman politikacıları tarafından son derece olumlu karşılanmış ve inanılmaz derecede destek görmüştü. Herta Müller ve eşi, Almanyada her yazarın hayal ettiği bir tanıtım mekanizmasına dahil edilmişti. Geniş çaplı bir PR kampanyası ile her iki yazar tanıtıldı, en azından tanıtılmaya çalışıldı. Haberlere bakacak olursak, Alman okurların çoğu Herta Müllerin adını daha önce hiç duymamıştı ya da tek bir kitabını okumamıştı. Bugün buna rağmen okurlar Herta Mülleri tanımıyorsa ve kitapları okunmuyorsa, o zaman bu noktada sorgulanması gereken birçok olgu söz konusu. Herta Müller, romanlarında çoğunlukla Çavuşesku rejimini yazdı, eleştirdi. Nitekim son romanı da (Atemschaukel) komünist sistemin genel bir eleştirisidir. Müller ünlü Türkolog ve İslambilimci, değerli Annemarie Schimmel ile ilgili olumsuz değerlendirmeler sırasında adını duyuranlardan biridir. Annemarie Schimmel Alman Yayıncılar Birliğinin yılda bir kez verdiği Barış Ödülünü 1995 yılında almıştı. İki sene sonra aynı ödül Yaşar Kemale verilmişti, 2005te ise Orhan Pamuka. İşte Annemarie Schimmel o yıl eşi görülmemiş bir saldırıya uğramıştı; en keskin dille saldıranlar arasında Herta Müller de vardı, hem de benim, ırkçı olarak değerlendirebileceğim bir içerikle. Herta Müllerin yazısında Annemarie Schimmel, Türkler ve İslamla ilgili tek bir doğru şey bulmak mümkün olmadığı gibi, bu yazıya objektif demek de olası değildir.

 

Komünizm düşmanı

- Herta Müllerin vasatlığına yine de itirazınız var galiba…

Evet, bir yayıncıyım ben ve bir yazarın eserlerine vasat demem kolay değil. Fakat benim daha çok Nobel Edebiyat Ödülü ile ilgili olarak dikkatimi çeken başka bir şey var: Birkaç yıl önce Macar yazar Kertész bu ödülü aldığı zaman, onun Alman faşizminin hiç de o kadar kötü olmadığını, istendiği zaman o sistemin de pekala yaşanabilir bir sistem olduğunu savunması hoşgörülmüştü. Öne çıkarılan tema buydu. Herta Müllerin eserlerinde ise komünizm insanlık dışı bir sistem olarak gösterilmektedir. O zaman, Nobel alan yazarların eserlerine bu açıdan bakılırsa, kısa yoldan şu kanıya varmak mümkündür: Batıdaki sistemler en kötü halleri ile bile üstündür, Doğu sistemleri ise komünizm dahil insanlık dışı, ilkel ve acımasızdır, hatta sadece yıkıcıdır. Tabii, bu mantıkla giderseniz, buna Atatürkü de dahil etmeniz gerekir!..

 

Evrensele ulaşamadı

- Nobelin verilmesinde politik bir yan yok mu?

Gerçekten de ödül alan kitapların özü de edebilikten çok politiktir. En azından son beş-altı yılda Nobel Ödülü alan yazarların edebi değil de, daha çok politik açıdan değerlendirildiğini düşünmemek çok zor. Enteresan birçok başka bağlantı da mümkün: Ödül alan yazarların geldiği ülke bir-iki sene içinde Frankfurt Kitap Fuarında konuk ülke olarak yer aldı. Bunu tesadüf saymak biraz naif olabilir. Sonuçta bu fuar esnasında söz konusu ülkeler her şeyden önce demokratik olmayan sistemleri nedeniyle ciddi bir eleştiriye uğradı. Edebiyat açısından bakılırsa, fuarın konuk ülkesi olarak ne Hindistan, ne Türkiye, ne de Çin edebi ilgi toplayabildi. Başka bir deyişle, bu edebiyatların hiçbiri entelektüel bir tartışmaya, bir değiş tokuşa yol açmadı. Konuk ülke yazarlarıyla Alman yazarları arasında edebi bir diyalog başlamadı, ancak tek tük politik ağırlıklı konuşmalar oldu. Tabii bir de arkası gelmeyecek, kısa vadeli bir medya canlılığı yaşandı. Burada organizasyon bozukluklarının çok ötesinde, çok daha derin mekanizmalar işlemektedir.

- Siz hem Romanyayı hem de Almanya ve Alman edebiyatını iyi bilen bir Türk edebiyatı uzmanı, üstelik de Türkologsunuz. Herta Müllerin yaptığı edebiyat sizce nerede?

Objektif bakarsanız, Herta Müllerin edebiyatı Almanyada henüz belli bir yer edinmiş değildir. Nobel Edebiyat Ödülü çoğu Alman eleştirmen ve medya mensubu için tam bir sürpriz oldu. Ancak burada yine Herta Mülleri savunmak durumundayım, çünkü edebiyatçı olarak belli bir yere yerleştirilememesi onun suçu değil. Bu, tamamen piyasaya dönük medya dünyasının bilgi ve ilgisizliği ile ilgilidir. Ancak örneğin üniversiteler içinde de Herta Müller ile ilgili ciddi bir çalışma henüz yapılmadı. Bu, örneğin Jelinek için geçerli değil, halbuki o çok iyi tanındığına rağmen pek fazla sevilmeyen bir yazardır; üstelik o da eserlerinde totaliter sistemleri eleştirir. Herta Müllerin kitaplarını olumlu değerlendiren herkes onu bizzat tanıyan, hatta ona çok yakın sayılan kişilerdir. Ama sonuçta bu da hiçbir şeyi ifade etmez. Müller belki de çekingen, duyarlı ve şair olarak yeterince anlaşılamamış bir edebiyatçıdır; böyle düşünmek de mümkündür. Bence onun Alman edebiyatındaki yeri, olumlu veya olumsuz önümüzdeki birkaç yılda belli olacak.

Romanya ile ilgili tespitleri çoğunlukla doğrudur. Ne de olsa o Romanyada da yazar olarak başarılı idi. Ancak bence dar çerçeveli yerelden geniş çaplı genele, hele insanlığı esas ilgilendiren evrensele henüz ulaşamamış bir yazardır.

 

Özgür düşünen insan sayısı azalıyor

- Herta Müllerin açık antikomünizminin yer yer hastalıklı bir nefrete dönüştüğü gözleniyor. Bir histeri düzeyindeki bu düşmanlık olmasaydı, dünyanın en büyük edebiyat ödülüne layık görülmesi mümkün olur muydu?

Sanırım bu soruya en azından kısmen, biraz önce yanıt verdim. Dediğim gibi, esas soru, ödül kurulunun amacıdır. Eğer bu ödül dünyanın başka kuruluşları ile hiçbir bağlantı içinde değilse, o zaman birçok basit değerlendirmeye kaçabilirdik… Örneğin daha iyi yazar şu an yok mudur dünyada? Alman bir yazara 10 yıl içinde üçüncü kez ödül verildi, acaba arkasında ne var? Buna benzer birçok anlamsız veya oyalayıcı soru sorabilirdik. Ama eğer bu ödülü global ve politik bir çerçeve içine oturtacaksak ki, ben bunu yapmak isterim – o zaman yönlendirici bir anlamı olduğu düşünülebilir. Çünkü kısa yoldan Batının üstünlüğü reklam edilmektedir. Rakip bir sistemin düşüncesi bile olanaksız gösterilmektedir. Tabii, son otuz yılda her yolda bu türlü propaganda ile karşılaşırız ve çoğu insan buna karşı da koymaz, koyamaz, çünkü bu manipülasyona paralel eğitim düzeyi o derece alçaltıldı ki, özgür düşünebilen insanların sayısı gittikçe gerilemektedir.

Eğer dünyanın gidişatı son yıllarda bu kadar açık olmasaydı, “küçük burjuva zihniyeti dünyaya iyice hakim oldu derdik, o kadar. Ama aynı küçük burjuva zihniyeti dünyaya sadece son yirmi yılda iki Irak savaşının yanı sıra ciddi bir politik toprak kayması ve inanılmaz bir sefalet de getirdi. Nedensellik açısından bakılırsa, o zaman önemli bir sonuç elde ederiz: Dünyanın bugünkü durumunun sorumlusu Batıdır. Bu geniş çaplı konunun içinde tartışılabilecek tek bir nokta göremiyorum. İdeolojilerin zamanı geçmiştir deniyor, ama ideolojik bakmadığınız zaman da, sadece içinden çıkılmaz bir kaos görebiliyorsunuz. Aynı olayları ideolojik çerçeveye yerleştirdiğiniz an, her şey aydınlanıyor, belli oluyor, bütün taşlar yerlerini buluyor. Yani son soruya yanıtım: Tabii ki hayır!

Tabiatname Türkçe’ye çevrildi

03 Aralık 2009 admin  
Kategori: Gundem

2215 Tabiatname Türkçeye çevrildiKoruyucu hekimliğe ait bir tıp eseri olan ve 14. yüzyılda Oğuz Türkçesi’ne çevrilen çeşitli yiyecek ve içeceklerin fayda ve zararlarının anlatıldığı ”Tabiatname” günümüz Türkçesine çevrildi.

Konya- Selçuk Üniversitesi (SÜ) Edebiyat Fakültesi Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalı Başkanı ve Türkiyat Araştırmaları Enstütisi Müdürü Prof. Dr. Yakup Karasoy, 14. yüzyılda Aydınoğlu Umur Bey adına Tutmacı tarafından Farsça’dan Oğuz Türkçesi’ne çevrilen ”Tabiatname” adlı eseri ilk kez günümüz Türkçesi’ne çevirerek yayımladı. Çeşitli yiyecek ve içecekleri manzum olarak anlatan, koruyucu hekimliğe ait önemli bilgiler içeren eserde, ekmek, etler, sirkeli yiyecek ve içecekler, meyve suları, tatlılar, kuru ve taze yemişler, sebze ve meyvelerin faydaları ve zararları ile zararları ortadan kaldırma yöntemleri anlatılıyor.

Prof. Dr. Karasoy, ”Tabiatname”nin yazarının bilinmediğini sadece 14. yüzyılda Farsça’dan Oğuz Türkçesine çevrildiği bilgisine ulaşılabildiğini ifade etti. Kitabın içerisinde koruyucu hekimliğe ait döneminde kabul gören bazı bilgiler olduğunu anlatan Karasoy, böyle bir eserin günümüz Türkçesi ile yayımlanmasının araştırmacılar ve meraklıları için büyük önemi olduğunu vurguladı. Karasoy, eserin bir başka öneminin de kaleme alındığı dönemde Anadolu’da hangi sebze ve meyvelerin bulunduğuna dair birinci elden bir belge niteliği taşıması olduğunu belirtti.

‘Keçi eti sarılığa iyi gelir’

Tabiatname’de özellikle et çeşitleri ile ilgili yer alan bilgiler dikkati çekiyor. Eserde, at etinden sığır etine, tavuk etinden geyik etine, horoz etinden kumru etine, üveyik etinden bıldırcın ve tavşan etine kadar birçok hayvan etinin faydaları ve zararları hakkında şu bilgiler yer alıyor:

-Koyun eti: Sıcak ve yumuşaktır. Aynı zamanda temel gıdadır. Koyun eti her zaman mizaca uygun ve iyidir, ancak vücutta safrayı artırır. Eğer ekşi nar ve limon suyu ile beraber yenilirse bu zararı giderilir. Keçi eti: Nohut, soğan ve şalgamla birlikte uzun süre pişirilirse faydası vardır. Bir kişi de sarılık hastalığı varsa kuşkusuz ona iyi gelir. Ancak kulunç (Bağırsak sancısı) bundan kaynaklanır. Üstüne sıcak gül suyu içilirse zararı giderilir.

-Sığır eti: Bilge insanlar sığır etinin mizacının nispeten soğuk ve kuru olduğunu söylerler. Vücuttaki kara safrayı artırır, kanı siyahlaştırır; terbiye edilmiş zencefil bunu önler.

-At eti: Sıcak ve serttir, bele kuvvet verir, yani meniyi kuvvetlendirir. Vücuttaki zararlı gazları yok eder, insanı kuvvetlendirir. Onun zararı basura sebep olmasıdır.

-Geyik eti: Yüz felcine ve bağırsak sancısına faydası vardır. Vücuttaki kara safralı kanı artırır. Salça onun bu zararını giderir.
 

‘Tavuk eti beyne kuvvet verir, şehveti artırır’

-Tavuk eti: Sıcak ve yumuşaktır. Beyne kuvvet verir, şehveti artırır. Ancak vücuttaki sarı safrayı artırır. Gidermek için bolca ekşi yiyecekler beraber yemek gerekir. Kadın tuzluğu veya sarı çalı denilen mayhoş çiçekler, nar veya sumak gibi ekşi yiyecekler de bu zararı giderir.

-Paça eti: Paça etinin mizacı ortadır. Eklem hastalıklarına faydası vardı. Paça eti bağırsak sancısını artırır. Bunu gidermek için sirkeyle birlikte yemek gerekir.

-Tavşan eti: Mizacı sıcak ve kurudur. Nemli mideye çok yararı vardır. Ayrıca eklem hastalıklarına iyi gelirken kabızlığa ve baş ağrısına sebep olur. Terbiye edilmiş zencefil yenirse bu zararları yok olur.

-Üveyik ve kumru eti: Etleri sıcak ve nemlidir. Pişmişi çok iyi gıdadır. Ancak ciğere zararı dokunur, limon bu zararı hemen giderir.

-Deve eti: En büyük faydası çok doyurucu olmasıdır. Kara safraya ve vücutta gereksiz buharlara sebep olur. Tarçın onun bu zararını giderir.

Eserde birçok yiyecek ve içeceğin yanı sıra tellak, ud, kanun gibi bazı çalgıların sesleri, hamam, uyumak ve yay çekmenin de faydaları ve zararlarından bahsediliyor.
 

 

Ekonomik kriz nedeniyle intihar etti

25 Kasım 2009 admin  
Kategori: Gundem

3065 Ekonomik kriz nedeniyle intihar ettiEkonomik kriz sebebiyle hayatına son verenlere bir yenisi daha eklendi… Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde temizlik şirketine bağlı çalışan işçi, borçları nedeniyle kendini asarak intihar etti.

Adana- Alınan bilgiye göre, özel temizlik şirketine bağlı olarak yaklaşık 9 yıldır fakültede çalışan Doğan A. (40), sabah fakülte binasının kapılarını açarak çatıya çıktı.

Daha sonra iş yerine gelen arkadaşları, Doğan A’yı, çatıdaki gölgeliğin borusuna kendini asmış buldu.

Doğan A’nın, ”Para, bu dünyada beni mahvettin, öbür dünyada karşıma çıkma. Ölümümden kimse sorumlu değil” yazılı not bıraktığı öğrenildi.

İntihardan önce Doğan A’nın eşi Fadime A’yı arayıp, ”Bayram geldi ama cebimde çocuklarıma vereceğim harçlık bile yok. Onlara hiçbir şey alamıyorum. Artık yapacak bir şey kalmadı. Yolun sonundayım. Çevremdekilerin yüzüne bakacak halim kalmadı” diyerek, telefonunu kapattığı belirtildi.

TOKİ’den aldığı evde oturan Doğan A’nın taksitlerini 3 aydır geciktirdiği, 3 ayrı kredi kartına da yaklaşık 15 bin TL borcu olduğu bildirildi.

Cumhuriyet savcısının olay yerindeki incelemesinin ardından, Doğan A’nın cenazesi, ailesine teslim edildi.

Olay yerine gelen Fadime A, baygınlık geçirmesi üzerine ambulansla ÇÜ Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesine kaldırıldı.

Cenaze araca bindirilirken gözyaşlarını tutamayan çalışma arkadaşları, ”Geçmişte mesai ücreti alıyorduk. Bu en azından bir açığımızı kapatmamıza yardımcı oluyordu. Ancak üniversite yönetimi artık taşeron firma çalışanlarına mesai ödenmeyeceğini belirterek dekanlıklara baskı yapınca bu gelirden de olduk. Fazla çalışmamıza rağmen hakkımızı alamıyoruz” diyerek tepki gösterdi.

İstanbul’un ‘Edebiyat Mevsimi’

23 Kasım 2009 admin  
Kategori: Gundem

3147 İstanbulun Edebiyat Mevsimiİstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı desteğiyle 7-13 Aralık tarihleri arasında gerçekleştireceği 1. İstanbul Edebiyat Festivali’nin tanıtımı yapıldı.

Kültür Servisi- Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı desteğiyle7-13 Aralık tarihleri arasında gerçekleştireceği 1. İstanbul Edebiyat Festivali’nin basın toplantısı dün Golden Horn Otel’de yapıldı.

Toplantıda konuşan başkan Ali Ural, yirmi etkinlik ve elliyi aşkın sanatçının katıldığı bu festivalin amacının “edebiyatseverlerle edebiyatçıların süreklilik içinde etkileşim kurmalarını sağlamak” olduğunu dile getirdi. Ural, İstanbul’un bir edebiyat şehri olduğunu hatırlatmak amacıyla çıktıkları bu yolda her yıl festivali tekrarlamak istediklerini belirtirken, şiir, roman, hikâye, deneme gibi başlıca edebiyat dallarında o yıl öne çıkan edebiyatçılara ödül vermeyi planladıklarını da söyledi.

Açılışını Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın yapacağı ‘Edebiyat Mevsimi’ izlekli festivaldeki şiir, roman, deneme, hikâye ve çeviri atölyelerine aralarında Aslı Erdoğan, Ayfer Tunç, Mario Levi, Elif Şafak, Turgay Nar, Enver Ercan, Haydar Ergülen, Adnan Özer, Hilmi Yavuz ve Selim İleri gibi isimlerin de bulunduğu çok sayıda yazar katılacak. Festival kapsamında ayrıca, Kemal Tahir, Tarık Buğra ve Cemil Meriç için birer sergi açılırken; sinema, tiyatro gösterileri ve müzik dinletilerinin yanı sıra kitap müzayedeleri, Boğaz gezileri, okur-yazar buluşmaları ve şiir akşamları da düzenlenecek. (Ayrıntılı bilgi için: www.tyb.org.tr / 0 312 417 45 70)

---------------- -----
----------------------------